Kategori: Makale (Sayfa 1 / 4)

101 kayıt bulundu

MEZARLIĞIN TARİHİNE DAİR BİRKAÇ NOT

Bu yazının amacı mezarlığa tarlalarını vakfeden insanlara birer Fatiha ile rahmet okumak, aynı zamanda mezarlığın tarihine küçük de olsa bir ışık tutmaktır. Ben büyüklerimden ve özellikle Rahmetli Hamza Çelebi’den duyduğumu ve öğrendiğimi yazıyorum.

Şeyhgil’in Tarlanın Tamamen Mezarlık Olarak Vakfedilmesi

Köyümüzün şimdi yekpare görünen mezarlığı, esasında dört farklı tarladan oluşmuş. En eski mezarlık yeri Şeyhgilin tarlası. Şimdiki mezarlığın tam ortasından üst duvara doğru olan orta kısım (1 nolu kısım).

Bu arada resimdeki tarla sınırlarının tahmini olduğunu hatırlatmak isterim. Yolun altındaki çizgiler tarlaların vakfedilmeden önceki bütünlüğünü göstermek üzere çizildi. Yolun altında kalan kısımlar vakfedilmemiş, sadece yolun üstündeki kısımlar vakfedilmiştir.

1 numara: Şeyh Dede’nin vakfı.
2 numara: Salih Dede’nin vakfı.
3 numara: Paracı Dede’nin vakfı.
4 numara: Datlı Dede’nin vakfı.
Çakmaktaşına Yeni Yolun açılması

Eskiden Çakmaktaşı’ndan gelen yol, çaya yukarı Gazi İbrahim Dede’nin değirmeninin önünden, sonra diğer değirmenin önünden çayın kenarını takip ederek köye ulaşırmış. Zamanla şimdiki yeni yol yapılmış. Çakmaktaş’ından gelen yeni yol, Çakmaktaşı’ndaki diktaşın boynundan şimdiki mezarlığın alt köşesine kadar gelip buradan itibaren ise o zamanki tarlaların ortasından geçerek köye ulaşmış. Böylece mezarlık önündeki yol, Salihgilin tarlanın ve Paracıgilin tarlanın (şimdi Feyzullah eminin tarlası) tam ortasından geçmiş.

Salih Dede’nin Tarlasının Yolun Üstünde Kalan Kısmını Mezarlığa Vakfetmesi

Salihgilin büyük atası Salih Altaş dede, yeni geçen yolun böldüğü tarlanın üst kısmını, yani mezarlığın alt başındaki düzlük kısmını mezarlığa vakfetmiş. Bir diğer ifadeyle Salih Dede, ikinci salurdan yani Şeyhgilin tarladan Çakmaktaşı yönündeki sonuna kadar olan kısmı vakfetmiş (2 nolu kısım). 

Paracı Dede’nin Tarlasının Yolun Üstünde Kalan Kısmını Mezarlığa Vakfetmesi

Paracı dede ise (Nazir Emigil’den Zahire Nene’nin dedesi) şimdiki mezarlığın giriş kapısından ikinci salura kadar yolun üstünü, yani şimdiki Feyzullah Emi’nin tarlasının üstüne paralel olan mezarlığın düz kısmını vakfetmiş (3 nolu kısım).

Tatlı Dede’nin Tarlasını Tamamen Mezarlığa Vakfetmesinin Hikayesi

Girişin üst tarafındaki Sabiler Mezarı’nın (çocuk mezarları) bulunduğu dik yamaçtan yukarı dere boyunca ise Datlıgil’in tarladan oluşuyor (4 nolu kısım). Aslında mezarlığa en geç vakfedilen kısım burasıdır. 

Datlıgil’in kısmın vakfediliş hikayesi ise şöyle: Mezar yeri azalınca Tahsin Helfe’nin babası olan Tahir Hoca (İlyas ve Kamil Hoca’nın babası Tahir Hoca ile karışmasın lütfen) Datligil’in tarlanın tumbuna defnedilmiş. Tahsin Helfe rüyasında mezar yerinden dolayı babası Tahir Hoca’nın sürekli rahatsız olduğunu görürmüş. Bunun üzerine Tahsin Helfe, Datlı Dede’ye durumu iletmiş; mezar yerini satın almak istemiş. Ancak Datlı Dede: “Biz o kadar kötü insanlar mıyız ki mezarda bile Tahir Hoca’yı rahatsız ediyoruz?” demiş ve tarlayı olduğu gibi mezarlığa vakfetmiş.

Mezarlığın Su Arkı ve Güzergahı

Bu tarlaların suyu ise Büyük Ark’a bağlıydı ki bizim çocukluğumuzda bu ark köyün içini geçerek mezarlığa kadar ulaşırdı. Büyük Ark’ın devamı olan bu ark, Süleyman Tarla’dan geçip Kartal Hacı’nın ve Böcükligil’in evlerin önünden geçer, sonra Mevlüt Hacı’nın, Şeyhgil’in ve Züfer Emigil’in evlerin önünden geçerek Su Deresi’ne ulaşır, oradan da Şirin Emigil’in evlerin boynundan Datlı mahallenin önünden geçip Mollagil’in evlerin boynundan Küçük Hösenge ve Kilise tarlasından geçerek Büyük Hösenge, nihayet oradan da mezarlığın tam üst başına ulaşırdı. Böylece Hiros’tan başlayıp mezarlığa kadar ulaştığı için Büyük Ark adını alırdı. Hatta seksenlerde bu arkla su getirilip mezarlık ağaçlandırılmak da istenmişti. Biz mezarlığa kadar ulaşan suya tanıklık ettik. Ama köy içindeki ark maalesef zamanla işlevini kaybetti. Eski Büyük Ark yerine zamanla yenisi yapıldı.

Yeni Büyük Ark’ın güzergahı (Mavi)
Eski Büyük Ark’ın mezarlığa ulaşan güzergahı (Kırmızı)

Velhasıl-ı kelam: Vakıf, köyümüzdeki hayır faaliyetlerinin merkezini oluşturmuş. Mezarlığın yeri de, Camii’nin giderlerinin karşılandığı birçok tarla da vakfedilmiş. Bu vakıflar hâlâ duruyor; milli emlake ya da belediye mülkiyetine geçmesi dinen onları vakıf olmaktan çıkarmıyor. Çünkü vakıf tescil edildiği an­dan itibaren Allah’ın mülkiyetine geçer.

Vakfeden dedelerimiz, nenelerimiz hayır yaparak amel defterlerini açık bırakmak istemişler. Vakfı bozarak onların amel defterini kapatan, kendi amel defterine ebedi günah yazdırır. Ne demiş atalarımız: “Vakfa bir çivi çakan âbâd olur, vakıftan bir çivi söken berbâd olur.”

Sonsöz: Mezar yerini vakfedenlere, mezarlıkta isimleri unutulmuş nesilleri kesilmiş müminlere, dedelerimize ve nenelerimize Allah rahmet etsin. Mekânları cennet olsun. Amin!
Ruhları için birer Fatiha okuyunuz lütfen.

NOT: 

  • Mezarlığın yeri ile ilgili varsa diğer bilgiler,
  • Mezarlığın duvarlarının ne zaman yapıldığı,
  • Otlarını kimin biçtiği, kimin yaktığı,
  • Mezarların üstünü örten geçmişteki sel olayları,
  • Mezarlığın aydınlatılması,
  • Mezarlıkla ilgili diğer konular ise

 sizlerin yorumları ile bu sayfada yer alacaktır ve İnci Köyü tarihine not düşülecektir inşallah.

BAHARI BEKLERKEN 1

Kış Akşamları

İkindi namazından çıkan cemaat, kışın ikindi güneşiyle dalını bir defa daha ısıtmak için, güneşi gören ambar kolunda ya da bir duvar dibinde kısa bir mola verir. Maldan, alaftan kısa sohbet edilirken gözler dağlardadır. Beklenmekte olanı beklemektedirler. Sanki şu karlı dağların arkasından ansızın çıkıp gelecek gibi.

Muhabbet kısa sürer. Malın akşam alafı verilecek, eve odun kırılacak, kapı bacada öte beri işler yapılacak. Zaten az sonra güneş battı mı zemherinin ayazı düşman gibi saldırır.

Güneş, Akdağ’ın burçlarına dayandı mı en çok görülen şey de bacalardan tüten dumanlar olur. İnceden inceye çatılardan fışkıran beyaz dumanlar köyün üstünde bir araya gelerek bir bütünlük içinde ahenkli ahenkli hareket etmeye başlarlar. Karga kuşlarının da günün son rızıklarını toplamak için köyün semalarına yükselmesiyle gök yüzünde dağların taşların şahit olduğu bir cümbüş yaşanır.

Ahırlardan yemlerine ulaşmak için sabırsızlaşan hayvan sesleri, hızek kaymadan dönerken evlerinin yolunu tutan çocuk sesleri, akşamlık ev odunu yaran balta sesleri ve gökyüzünden kapıları gözetleyen karga sesleri…  hepsi bir anda yok olur.  Güneş iyice dağın arkasına asılmış ve kuru bir ayaz etrafı kaplamaya başlamıştır. Güneşin son ışıkları çukur tarlada görünür…

Akşamın çökmesini son olarak akşam ezanı haber verir. Biraz önceki bütün bir mahlukatın sesinin yankılandığı hayat yerini pencerelerden sızan ölü ışıklara bırakır. En güçlü ışık cami pencerelerinde görülür. Camide lüküs lamba yanar. On dakika sonra o da söner.  

Uzun ve soğuk bir gece daha başlamıştır. Ufuklar iyice kararmış, lacivert bir gece ayazını, kapı aralıklarından içeri sokmaya çalışır.

Yatsı ezanına az bir zaman kala sokaklardan camiye doğru bir hareket başlar.  Tek bir izin geçebildiği kar yığılı sokaklardan ihtiyarlar göz ferasetiyle öksürerek yol alırlar. Eski pabuçların buzda kaymamaları için bastonlarıyla da yolu yoklayarak ilerlerler.

Köyde Kar

Yatsı namazında köyün bütün erkekleri camide olur. Günün en kalabalık vaktidir. Lüküs lamba önde yandığı için bütün gölgeler camiye yayılır. Cami iyice kalabalıklaşır.

Ortada karnı büyük kocaman bir soba vardır. Her içeri giren, etrafı tuç kesilmiş sobanın yanına uğrar; önce dizlerini sonra arkasını ısıtır ve sobaya çokta uzak olmayan bir yere oturur.

Erkekler camiye doluşunca evde kalan kadınlar ve çocuklar da komşulara ya da akrabalara oturmaya giderler. Biraz emrivaki olurdu. Önceden haber verilmeden çat kapı misafir olunurdu. Ve her ev de bunun için müsaitti. Bazen aynı eve bir kaç aile birden, birbirlerinden habersiz, oturmaya giderlerdi. Uzun gecelerin bir kaç saati böylece oturmada komşularla muhabbette geçerdi.

Çocuklar akranlarıyla tekrar bir araya gelmenin sevinciyle kendilerine ev içinde yüzük, kabak, ababız gibi oyunlar kurarak vakit geçirirlerdi. Bazen büyükleri rahatsız edecek derecede gürültü yaptıklarında yaşlılardan birisi çocukları etrafına toplar onlara dev masalları anlatırdı.

Erkekler camiden sonra postalara dağılırdı. Herkesin kendi arkadaşlarıyla bir postası vardı. Posta evi çoğunlukla sabit bir evdir. Postada nöbet vardır. Nöbet kimdeyse yatsıdan önce gelir, odanın temizliğine bakar, sobayı yakar, çay suyunu sobanın üstüne koyar camiye gider. Camiden çıkılınca sıcak bir odada muhabbet başlar.  Bazen avcılıktan, bazen mal-davardan, bazen odundan-pinavundan muhabbet uzar gider.  Kimisinin alafı bitmiştir, kimisinin unu bitmiştir, kimisinin de odunu…

Günün akşam sefası postaların dağılmasıyla sona erer. Sokaklarda meş’aleler parlamaya başlar. Artık herkes evine… Eve uğramadan önce son kez ahıra bakılır. Hayvanlardan rahatsız olan var mı, ya da doğuran inek var mı diye…Komşulara oturmaya gidenler de evlerine dönerler.  Gecenin uzun bir bölümü daha geridedir. Sobalar son kez tutuşturulur. Gaz lambalarının fitili iyice aşağı alınır. Yeni bir güne merhaba demek için, annelerin çocuklarına öğrettiği;

“Yattım Allah kaldır beni,
Nur içine daldır beni,
Yüküm ağır yolum uzak,
İman ile gönder beni.”

duasıyla rüyalara merhaba denir.

İyi geceler. 

03.04.2020 

Bir Kış Yolculuğu (21 Şubat 1990)

31. YIL DÖNÜMÜNDE

“Yirmi yedi yıldır böyle kar görülmedi. Ben otuz beş yaşındayken böyle bir kar yağmıştı.”                                                                                                    

Böyle demişti Behçet emi o gün.

   Üç günlük kar tatili verilmişti. İki gün de hafta sonu, tam beş gün tatil var demekti. Okuldan tatil haberini aldığımızda daha sabahtı. Buz kristallerini soluyarak Oltu Çayı’nın üstünden geçip yurda döndük, yurdun içi de buz gibiydi. Önceki gün ikindide yanan kaloriferler akşamdan sönmüştü.

   Köyleri yakın olan çocuklar, çantalarını sırtına vurup sıvışıyorlardı. Biraz sonra yurtta her tarafı derin bir sessizlik sardı. Kimse kalmamıştı. Aslında sekiz-on öğrenci vardık ama ağzımızı bıçak açmıyordu. Sanki hepimiz geçici bir öksüzlük duygusunu giyinmiş gibiydik. Şimdiye kadar yurttaki diğer çocukların içinde bu duyguyu unutmuşuz da onlar gidince farkına varmıştık sanki.

   Her okul dönüşü yirmi litrelik kovada çay yapardık su ısıtıcısıyla. Sonra dolap odasının kapısını kilitler, su bardaklarıyla bir güzel içerdik. Bu soğuk havada iyi de giderdi doğrusu. Ama…

   Köyün yollarının kapandığından ve arabalarının gelmediğinden emindik.  Hepimizin aklında aynı şey vardı: Ne yapıp edip köye gitmeliydik. Burada kalamazdık. Bu yurt, bu saatten sonra artık çekilmezdi. Gözümüzde zindandan farksız bir hâl almıştı.

    O yurttaki ilk sabahımızda: “Baba yiyin!” diyerek okula göndermişlerdi bizi. Sonraki günlerde de hep aynı şeyi yiyorduk.

    Öğrencinin tamamı olduğu zaman bile yeterince ihtiyaçlarımız giderilmez, yurt bir türlü ısınmazdı. Bu tatilde ise bizden başka kimse kalmadığına göre, muhtemelen, ne ısıtmak için kapıyı çalan olacaktı ne de mutfağı açmak için. Zaten kaloriferler ikindide yanar, akşam yemeğine kadar da sönerdi.

    Ya yemekler… O akşam bir fasulye vardı, tabağın içindeki fasulyeleri yakalamak için dalgıç olmak gerekirdi. Yemek, üç fasulye tanesi ve bir tas sudan ibaret. Zaten birçok arkadaşa bu yemekten de kalmadı. Onlar da çeyrek ekmeklerini alarak koridorda tatlı tatlı yediler… Sabahları ise kurtlu zeytin verirlerdi. Ben zeytin yemezdim ama arkadaşlar öyle söylerdi. Benim kahvaltım bir bardak çayla bir çeyrek ekmek idi…

   Birbirimizle konuşmadan, birbirimizin kalbini dinler gibi yavaş yavaş kirli elbiseleri çantalara koymaya başladık. Artık gitmek için hazırdık. Hazırdık belki ama bu gidiş her zamanki gidişlere pek benzemiyordu aslında. Okula gitmek, çarşıya gitmek ya da gezmeye gitmek değildi. Sonunu tahmin edemediğimiz bir yolculuğun adıydı bu. Bir yanda ailelerimizin yanına varma heyecanıyla yüreklerimiz kıpır kıpırken; öbür yanda  bir korku, bir tedirginlik, bir belirsizlik… Belki de dışarıdaki kar yığınlarına rağmen hâlâ köyün arabasının gelmiş olması umudunu taşıyorduk yüreklerimizde.

   Çantalarımız ellerimizde yurttan çarşıya yürürken, birbirimizle konuşmadan hatta göz göze gelmeden hafif adımlarla yürüyorduk. Sanki saklıyorduk birbirimizden bu gidişi. Belki de hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyorduk. Ya gidemezsek, ya araba gelmediyse, ya bu soğuk yurda tekrar dönmek zorunda kalırsak…

   Çarşıda parlak bir güneş var: Kış güneşi. Gece yağan kardan sonra bir günde bunca karı eritmeye heveslenmiş bir güneş… Caddelerin karını aralayıp araçlara yol açan belediye araçları, şimdi de ana caddeye bakan sokakları temizlemeye çalışıyordu. Ümidimizi kırmak için seferber olmuştu sanki her şey. “Eğer ilçe merkezi böyleyse, köy yolları nasıldır kim bilir.” düşüncesiyle savaşarak ilerliyordu adımlarımız.  Yine de güneşin varlığı biraz rahatlatıyordu içimizi.

   Güneşin sert sıcağında adımlarımızı biraz daha hızlandırıp dükkânların önüne geldik. Ürkek bir tavşan gibi bakıyorduk etrafa… Kimselere sormaya cesaret edemiyor, duymak istemediğimiz gerçekle karşılaşmaya korkuyorduk. Bu yüzden tanıdık insanlardan uzak duruyorduk. Etrafa bakındıkça içimizdeki umut karanlığa büründü. Evet, araba gelmemişti…

    Dükkân vitrininin önünde güneşlenen köylülerden bir iki kişiyi gördük. Haber kötüydü… Artık güneşin varlığı da pek bir anlam ifade etmiyordu.

    Kehanete gerek  yok, arabanın gelmesi mümkün değil. Hele Oltu’ya bu kadar yağdıysa Masırik’i  Allah bilir…

   “Yirmi yedi yıldır böyle kar yağmamıştı.” Behçet emi, o dükkânın önünde elimizde çantalarla bizi biraz heveskâr görünce söylemişti bu sözü. Bizi uyarmak içindi belki de. Sanki bize biraz da bıyık altından gülmüştü.  “Gidin gidin, nenezin dügününü görürsüz.” der gibi.

   Biz Özel İdare Yurdu’nda kalıyorduk. Birlik Camii Yurdu’nda kalan öğrencilerin de gelmesiyle sayımız on beşe tamamlandı.

   Öğle vakti yaklaştıkça güneşin aydınlığı umut saçıyordu. Yapılacak şey ortadaydı: Gitmek… Evet, gitmekten başka bir çıkış yolu görünmüyordu bu toy delikanlıların gözüne… Arabasız, yaya… Burada kalmaktan daha iyiydi… O yurda geri dönmektense dağlara ferman okumaya bile razıydı yüreklerimiz.

   Gidilebilirdi… Kar çoktu ama önceki senelerde de gitmiştik. İmam Hatip Lisesi’ne başladığımız ilk yıl şubat tatiline giderken yine yollar kapanmıştı. Yine de gitmiştik… Hatta o gün öğleden önce Tabur’da maç yapmış sonra da yola çıkmıştık.  Kalenin Boğaz’a kadar bir kamyonun kasasında gitmiş, sonrasını yürüyerek bitirmiştik. O zaman da yine çok kar vardı. Hatta greyder bile karı kaldıramamış, sırtta bozulmuştu. Sonraki yıllarda da o karlı dağları aşarak varmıştık köyümüze.

   Gitme yönünde bütün tezleri sıraladık. Hatta dükkânların yanındaki boş arsada – o zamanlar kömür satılan, otopark olarak kullanılan bazen de Kısıkderelilerin at arabalarını çektikleri bu arsada şimdilerde boş yer kalmamış-  kar üzerinde denemeler, sınamalar yaptık. Karı ölçüp biçtik, içine girip gezindik ve karın ancak dizlere kadar çıktığını görünce gidilebileceğine karar verdik. Artık kimsenin itirazı kalmamıştı.  Mutabakat sağlandı, gidilecekti. 

   “Şöş (şose yol) açılmıştır.  Şöşü bir araçla çıkarsak gerisini yürüyerek aşarız.” Bu fikirde de mutabık kaldık. Şimdi tez elden bir araç bulunmalıydı.  Huvaklı arabacıya iki kişi gönderdik. Adam önce kabul etmemiş ama arkadaşlar ısrar edince: “Araba nereye kadar giderse, oraya kadar…” demiş.

   Öğleden önce yola çıkılmalı. Zîra yol uzun, gün kısa.

   Arabacı, Birlik Cami’nin yanına gelecek, Birlik Cami’de kalan arkadaşlar da yurttan çantalarını alacaklar, buradan yola çıkılacak; plan bu…

   Plan bu da, Ali Hoca’ya yakalanmak kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu.  Biz arabanın geleceği yerde beklerken öğle namazına da az bir zaman kalmıştı. Birlik Cami talebeleri de çantalarını alıp yola çıkıyorlardı ki, namaza gelen Ali Hoca’ya yakalandık.  

   Hoca kızarak : “Yersiz yurtsuz mu kaldınız? Bu kar kış kıyamette nereye gidiyorsunuz, hayvan oğlu hayvanlar ?” deyince her birimiz yere bakmıştık. Bir kısmımız caminin altına, bir kısmımız da tuvaletlere kaybolduk. Hoca bizim vazgeçtiğimizi düşünerek camiye girdi. Ezan okununcaya kadar bekledik. Araba Sinem Market’in  -şimdilerde Yangunci Memmet eminin dükkanının yeri-önünde bizi bekliyordu. Ezan okununca zaman kaybetmeksizin atladık arabaya…

   Uçuyorduk artık… Daha bizi kimse engelleyemezdi. Hoca camiden çıkana kadar biz İğdeli’nin önüne varmış oluruz, düşüncesindeydik.

   Eski model pikap arabanın arkasına dolduk. Dağ taş bembeyaz, öğlenin güneşiyle pırıl pırıl bir hava. Gökyüzünde bir parça bulut yok. Göz alıcı bir gelin(lik) gibi duruyor dağlar karşımızda…

Arabacı şöşü bitirince köy yoluna hiç girmeden bizi bırakıp: “Benden bu kadar!” dedi ve parasını alıp döndü. Bu arada Çelebi’yi arabayla geri gönderdik.  Kışın o gününde ceket bile almamış sırtına, üstelik daha yeni banyo yaptığı için saçları bile kurumamıştı. O gün yaptığımız en akıllı işti belki de bu.

  Şöşden köye ayrılan yol artık ayaklarımız altındaydı. Önümüzdeki uzun yol ve kısa zaman hiç aklımıza gelmiyordu ve doğrusu umursamıyorduk. Çıktık ya yola, Allah kerimdir… Nasıl olsa gideriz…

    İğdeli’nin önüne kadar ne yola baktık ne de zamana… Hâlâ kaçar vaziyetteyiz. Kalenin Boğaz’a vardığımızda gözden ıraklaşmış olup selamete varacağız sanki. İğdeli köyünün önünü de  hızlı  ve kaçar adımlarla geçtik. Ta ki kalenin önüne geldiğimizde kendimize geldik ve aç olduğumuzun farkına vardık.

    İğdeli’den ekmek mi isteseydik acaba?   Yol çok uzundu ve akşamdan beri yemek yememiş arkadaşlar vardı. Karınlarından zil sesleri geliyordu. Diğerleri de tok değil amma hiç olmasa sabah kahvaltısı yapmışlardı. Eşref ve Hasan (Aktaş)’ı geriye, İğdeli köyüne gönderdik ekmek almaları için. Biz de  ikindi girmeden öğle namazımızı kalenin dibinde eda edelim diye düşündük.   Derede karların kapattığı buzu kırıp altından akan suyla abdestimizi aldık ve karların üstünde namaz kıldık.

   Birazdan arkadaşlar elleri boş döndüler. Köye girememişler, köpeklerden yaklaşamamışlar. Ekmek getiremediler, yoruldukları da cabası oldu…

   Döndük yeni yapılan yollara doğru. Ağzımıza dayanmış yüksek bir dağ var artık karşımızda. Eskiden hep bu dağdan aşarlarmış. Hele kış günü bir hasta varsa, doktora ulaşması gerekiyorsa, sedyelerle bu derelerden aşağı taşırlarmış. Araba yolu yapıldıktan sonra, yollar açık oldukça arabalar iş görürdü ama şimdiki gibi yollar karla kapalıysa, o zaman da iş yine ayaklara düşerdi.

   İş ayaklara düşmüştü yine.  Kalenin önünden tırmanış başladığında ikindi vakti de girmişti. Yolların kılıcında tek sıra yürüyorduk. Karla beraber esen tipi, yolların kenarını açmış ve karı kuytu yerlere, dibe köşeye basmıştı. Bu bizim için harika bir şeydi ama tipinin bize sunduğu bu iyilik çok uzun sürmedi..  Şeb Taşı’nın önüne çıktığımızda kar yığınları iyice çoğaldı ve dizlerimizdeki takat sınırını zorlamaya başladı. Üstüne açlık, yorgunluk ve halsizlik de iyice baş göstermeye başlayınca bazılarımızda: “Bu yol bitmez!” kanaati hasıl oldu. Artık açlıktan güneşin kar üstündeki son parıltılarını yıldız olarak görmeye başlamıştık. Gözlerimiz kar beyazlığına doymuştu. Sırta yaklaştıkça çoğalan çam ağaçlarının haki gövdeleri bize yol göstermeye başlamıştı.

   Şeb Taşı’nın önünde yolumuzun birinci merhalesini bitirmiş sayılırdık. Yolculuğumuzun en güzel, en zevkli ve takatimizin yerinde olduğu kısmı geride kalmıştı. Zevkli dediysek sonraki kısma göre…

     İkinci kısımda yorgunluk, açlık, ümitsizlik belirtileri başlamıştı. Güven, Oltu’da başladığı vaaza buradan devam ediyordu. Muammer’i bir abi edasıyla sırtına aldığında en fazla üç adım atabilmişti.

   Badıraz’ın sırta dönen büyük viraja geldiğimizde,  Orcuk’un tepelerinden son gülümseyişini sunan Güneş, bizi virajdaki büyük yarın kar almamış oyuğunda sıraya dizdi. Birazdan bize veda edecek ama son veda olmasın diye dua ediyoruz.

   O oyukta güneşin son hüzmelerine bakarken; yorgunluktan, açlıktan ve ayaklarımızdan başlayan donma belirtilerinden gözlerimizin kapağını kaldıramıyoruz. Sanki günlerdir uyumamışız gibi üzerimize çöken uykunun ağırlığı belki tonlarca yüke bedeldi. “İnsan donarken ilk önce uyku basarmış.” dedi bir arkadaş. Ümitsizliğin ilk belirtileri başlamıştı. Korkunç ve ürkütücü bir istek: “Beni bırakın da gidin!” Bu ses içimizden yükselince ürperdik. Bu korkuyla, ha gayret, dedik.

   Her şeye rağmen ha gayret, dedik…Toparlanıp yola koyulduk.

   Sırta çıkmıştık artık. Alacakaranlıkta yola devam ederken karın vahametini daha yeni anladık.

Tam sırtta önümde yol açan İlhami’yi hatırlıyorum. Ta omuzlarına çıkan kar yığınını omuzlarıyla sağa sola, ileri geri yaparak açıyordu. Sonra adım atıyordu. Biz de arkasından tek iz gidiyorduk. O, uzun boyuyla tek kahramanımızdı. Evet, o günün kahramanı…

   Hani arabayla giderken çamların arasından süzülen, arabanın penceresinden içeriye dolan berrak, soğuk/serin mis gibi köy kokusu var ya işte ona ulaşmıştık. Sanki bir adım sonrası köy… Bir adımdan daha fazla şeylerin bizi beklediğinin farkındaydık ama serde delikanlılık vardı, düşünmüyorduk. Bu topraklar bizimdi; bu dağlar, bu tepeler… Bu dereler joğunu, bu bayırlar telhacını bize verirdi. Bu yollar şimdi bize yol mu vermeyecekti?..  Daha dün gibi hatırlıyorum şu karşı ormanın içinden çıkardığım öküz arabasını… O orman da bizim…

    Dağ bizi tanıyordu, yol bizi tanıyordu ama kar bizi tanımıyordu;  yolumuzu kar kapatmıştı.

    Masmavi bir ayaz etrafımızı kuşatırken meşhur Gannimerekler’deki virajlara kadar inmiştik. Kar iyice ağırlaştı, ben artık ayaklarımı hissetmiyordum. Odun gibiydiler. Vücut sıcaklığımız yorgunluktan dolayı hararetli olsa da kar içinde saatlerdir göremediğimiz ayaklarımızı hissetmiyorduk…

   Tek iz üzerinde on beş can… Arka arkaya sıralanmış on beş can… En önde İlhami, arkasında beraber ilerleyen bir grup, sonra kuyrukta bir kopma var, arkada bir grup. Ben arka grubun önünde biraz yalnızım. Arkada Hasan, Recep, Eşref, Muammer ve başkaları var. Arkada durum biraz vahim görünüyor. Bir ümitsizlik hakim. Hasan, ‘benden sonraya kimse kalmasın’ diye en arkada geriye kalanları gayretlendiriyor. Öndekilerden belli belirsiz sesler geliyor sonra onlar da susuyor.

     Ve sessizlik… Çamlar zikrini bitirip hırkasına sarılan dervişin sessizliğine bürünmüş, çamdan çama konuşan kuşların sesi donmuş, karşı yamacın gözesinden çağıldayan suyun sesi donmuş. Hilkat lal kesilmiş! Birazdan yaşanacak olana mı kulak kesilmiş acaba? Bir huzurun sesi mi bu?

     Birazdan mı?.. Aman Allah’ım korkunç şeyler yaşıyorum suskunluğumda. Susmasam mı yoksa, bir türkü mü patlatsam? Yol biter mi yoksa teker teker mi döküleceğiz yollara?..  Yok yok bu ihtimali düşünmemeliyim. Allah bizimle beraberdir…

    Karşı yamaçta çam ağaçlarının arasında eski bir yol var. Yıllardır kullanılmayan bu yol sırta kestirme olarak çıkıyor. Bir çocuk bu eski yoldan seher vakti bir araba çıkarıyor. Uykusuna doymamış belli. Arabanın sesini ninni olarak algılıyor. Her bir takırtıda düşmemek için arabanın kazıklarına iyice sarılıyor. Arkasında başkaları da var. Güneş doğmadan Hüsüpens’e  varması lazım. Babası, arabayı sazlayıp öküzleri koşmuş ve çok erkenden gitmiş. Sapı toplayıp bağlayacak, araba geldiğinde hazır olsun diye. Kuşluk vaktine geri köye dönerse harmanda bekleyen sapların gemi sürülecek….

      Arkadan gelenlerin sesleri hayallerime karışıyor, rüyaya karışan sesler gibi. Kim kime ne diyor, dinlemiyorum. Sadece karışık sesler var, suskunluğuma dünyayı hatırlatan belli belirsiz sesler…

     Bir ara kafayı kaldırıp baktığımda birinci gurubun arayı açtığını gördüm. Kestirmeden inerken koltuklarıma kadar kara battım. Ayaklarım yerden kesildi. Dünyaya dokunamıyorum. Bir boşlukta kanatlandım… Bir ileri bir geri, yuvarlandım dünyaya. Benim arkamdan gelenlerde izlerimden indiler ama biraz sonra Recep, ayağında ayakkabısının olmadığını fark etti. Nerede çıktığını bilmiyordu. Hasan, boynundaki atkıyı Recep’in ayağına sardı ama az sonra o da kayboldu.

     Önden bir ses karanlık dereye doğru umutsuzca inledi.

    “Kimse yok muuuu?”

     Kimsenin olmadığını bile bile bağırdı.

     Ali’nin sesiydi, çamların arasından geçti ve karanlıkta kayboldu. Kimse kulak asmadı bu sese. Kimse zaten yoktu. Kim olacaktı.

   Ama o da ne! Ali’nin sesi yankı mı yapmıştı yoksa biz hayal mi görüyorduk. Aşağıdan bir ses cevap veriyordu. Herkes bir anda durdu. Birbirimize bakışıyoruz. Sanki, benim duyduğumu sen de duydun mu, der gibi. Sessizlik…Sesin devamını bekliyoruz. Yalan mıydı yoksa?

    Birazdan bir ses karanlığı aydınlatarak, karlı yolları yararak, canlara can katarak, şefkatle kulaklarımıza ulaştı: 

    “Gelin oğul, gelin!”

    Kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş.   Evet, gelenler var. Yaşasın!

   Hüseyin (Sancar) emi, Neşet (Acar) emi (Allah her ikisine de gani gani rahmet etsin) ve Fikri (Altaş) emi birazdan yanımızdaydılar.

    …

   Ali hoca, ikindi namazına gelince  Çelebi’ye  (Kadir) bizi soruyor, o da: “Gittiler.”  deyince biraz kızıp bağırıyor, sonra da: “Git Servetgilden bir telefon aç bak gitmişler mi?” diye gönderiyor.  Telefon açıp Guzik İbrahim emiye (Allah rahmet etsin)söylüyorlar. O da camiden çıkan cemaate durumu söylüyor. İşte bu üç kişi o zaman yola çıkıyorlar ve çığları yararak anca gelebiliyorlar.

   Hüseyin emi elindeki poşetten küçük parçalar halinde ekmek çıkararak bize verirken: “Calalarını verim de cana gelsinler.” diye espri yapıyordu. Her üçü de bize moral verici sözler söylüyorlardı.

   Neşet emi birazdan Muammer’i arkasına aldı. Bir taraftan yürürken bir taraftan da konuşturmaya çalışıyordu. “Hafiz bismillah çek, hadi, lâ ilahe illallah  de…” diyerek kendinden geçmemesi için uğraşıyordu.

   Cumanın Pungarı’na geldiğimizde büyük çığları görüyoruz. Bizim yorgun ayaklarla aşamayacağımız büyüklükte çığlar gelmiş ve yolu kapatmış. İşte o zaman anlıyoruz aşılmaz yollarda Hızır’ın hizmetini.

    Çığlar bizi kurtarmaya gelenleri biraz uğraştırmış. Biz de açılan yoldan kolayca geçtik. Biz ilerledikçe bizi karşılamaya gelen insan sayısı artıyor. Kabanın Başı’nda sanki bütün köy yollarda, herkes tek sıra halinde bize doğru geliyor.   Akşam ezanından önce minareden anons yapılmış, haberi alan düşmüş yollara.

    Birisi arkadan gelenlere bağırıyor:  “At getirin, gelemeyenler var!”  Kulaktan kulağa bu ses taa köye kadar ulaşıyor. Köyden çığlıklar yükseliyor. “Dondu mular?..”

    Kalabalık tek sıra halinde yürüyor. Herkes kendi yakınını, öğrencisini görmek, bulmak için tek izden bir adım geride durarak karanlıkta seçmeye çalışıyor.

  Köprünün Başı’ndaki o manzarayı hatırlıyorum. Anlatılmaz bir kargaşa, kalabalık, gürültü, şamata… Sesler birbirine karışıyor. Kimisi ağlıyor, kimisi şükrediyor, kimisi sövüyor, kimisi kendi çocuğunu soruyor: “Bizim hafiz de geldi mi?”

   Bu kadar insan gelince eve gitmek kolaylaşıyor.

   Bu arada evde benim ayakkabıları keserek ayaklarımdan çıkardılar. Tabi ki birçok arkadaşım için de durum aynıydı.

    Evet, tam otuz bir yıl oldu. O kar bir daha yağmadı.  

                                                                                                   Zakir ALKAN

NOT: Yukarıda anlatılan hikaye 1990 yılının şubat ayının üçüncü haftasında (21.02.1990) aynen yaşandı.

Eksikleri var. Biz orta üçte idik. Ara tatil bitmişti. Bir hafta okula gittik, sonraki hafta bu kar tatili verildi.

Ben sadece benim hissiyatımla yazdım. Bu yolculuğa katılan 15 arkadaş vardı. Muhakkak ki onların gözlem ve anlatımı daha farklı olabilirdi.

O dönemde köyümüzden Oltu’da okuyan 30-40 civarında öğrenci vardı. Kahir ekseriyyeti hafız idi. Bu yolculuğa katılanların (ikisi dışında) da hepsi hafızdı. 

Bir Ali Hoca’nın tepkisini ve bizden sonra Oltu’daki durumu kısa geçtim, bir de köydeki bekleyişi, çocuğunu bekleyen ailelerin durumunu ve de yardım için yola çıkanların yaşadıklarını bu hikayeye sığdıramadım. Belki bunlar da başka bir hikayenin konusu olabilir.

Tabi biz köye vardığımızda ayaklarımızdaki donmaya karşı yapılan ilaçlar, işlemler de sonraki hikaye de anlatılabilir.

Bu yolculuğa katılanlar:

İlhami Akpınar

Ali Kaya

Eşref Altaş

Hasan Aktaş

Zakir Alkan

Güven Akçay

Muammer Akçay

Mustafa Sancar

Hasan Sancar

Hasan Kaya

Şükrü Kaya

Musa Acar

Ömer Ağırman

Recep Kaya

Ali İhsan Şimşek

Fikri Emi’nin Ruhuna Rahmetle: Köyümüzün İlk Düzenli Servisi

İnci Köyü-Oltu arasında arabalı servis hizmetini ilk kim verdi? İlk servis hangi arabayla verildi? İkinci servisin özellikleri nelerdi? Hangi yol kullanılıyordu? Aşağıdaki yazıda bu ve buna benzer soruların cevaplarını bulacaksınız.

Belgelerin menşei ve telif sahibi: Foto Kadir Altaş, Zeki Ağırman.

Köyümüz şoförlerinin piri Fikri Emi: Efsanevi otobüsü 50 NC ile Pestasor’un yamaçlarından asfalta doğru inerken… by Foto Kadir Altaş

Köyümüzün insanları en eskiden kağnılarla Erzurum’a kömür nakli yaparlarmış. Ya da eşek, katır ve atlarla şöşe (şose) kadar gider ve oradan Oltu ya da Erzurum’a giden arabalara binerlermiş. Özellikle ellili altmışlı yıllarda Ali Altunok’un (rahmetli Gavur Ali) atıyla tam bir servis hizmeti yaptığı anlatılır.

Köyden Oltu’ya yol yapılınca da Huvak (Alatarla) Köyü’ne ait kamyonlarla, mesela Hacı Pehlül amcanın kamyonuyla Oltu’ya giderlermiş, zannederim masirik üzerinden. (Yazının bu kısmını Kömürcüoğlu Kadir dayım ya da başka büyüklerimiz çok iyi bilirler).

Köyümüzde ilk kimin arabası oldu tam bilmiyorum ama rahmetli Ağa Mustafa Ağırman’ın 42 plakalı jeepini hatırlıyorum. İlk zamanlarda hasta nakli vb. durumlar için bu araba iş gördü. Ama tam bir servis hizmeti vermedi hatırladığım kadarıyla.

Köye düzenli olarak ilk arabalı servis hizmetini veren Fikri Emi’dir (Fikri Ağırman. Biz köy çocukları “Fihremi” derdik). Fikri emi bizim için şoförlüğün piriydi. Hepimiz sahte ve hayali arabalarımızı onu yansılayarak sürerdik. Günçiçeğinden, günçiçeğinin sapından ve kabaktan yaptığımız “fort”ların direksiyonunu onun gibi çevirirdik. 

İlk servis

Köyümüzün ilk servisi Fikri Emi’nin pikabı

Köyümüzün ilk servisi: 

Sahibi: Fikri Ağırman.

1977 model Dodge Desoto 200 kırmızı pikap, benzinli. 

Plakası: 25 AN 177.

Köyümüzün ilk servisi kışın çadırlı yazın üstü açık bir şekilde hizmet verirdi.

Bizim nesildeki çocuklar, ilk defa araba olarak Fikri Emi’nin bu kırmızı kamyonetine binmiştir. Ben, amcamla Güynes’ten köye gelirken ilk defa Cart’ta bu arabanın şoför mahalline binmiştim. Yol kenarındaki ağaçların neden hızla geri geri gittiklerini ilk başta çözememiştim. Onlar değil, biz hızlı bir şekilde ileri doğru gidince meğer beynim ilk defa karşılaştığı hızı anlamlandıramamış.

Kurtuluşa da bununla giderdik. (bk. 25 Mart Oltu’nun kurtuluşu).

İkinci Servis

Köyümüzün ikinci servisi Fikri Emi’nin NC 50 otobosüydü.

Köyün ikinci servisi 1986 yılının Aralık ayında 0 km olarak köye geldi.

Sahibi: Yine Fikri Ağırman

1986 model Fiat 50 NC otobüs.

Plakası: 25 DE 003.

Yukarıda videoda görülen bu otobüs, hafızlık bittikten sonra kendisiyle sürekli Oltu’ya gidip geldiğimiz otobüs. Koltuklarına oturur, koltuk aralarına eşya, un çuvalı, hatta odun ve koza da yüklerdik. İçerisi dolarsa bagaja yani arabanın üstüne binmek hepimiz için büyük bir keyifti. Tabi asfaltta arabanın içine girmek şarttı.

Köyden Oltu’ya giden eski yol temelde dört parçadan oluşur. a) Köyden sırta kadar, b) sırttan Hüsüpens boyunca Pestasor’un sınırına kadar, c) Pestasor’un sınırından derin dereler, keskin virajlar ve tehlikeli eğimlerle şöse kadar, d) şöş (şose) ya da asfalt kısmı. 

50 NC uzun yıllar boyunca Erzurum genelinde en fazla kullanılan servis arabalarından biriydi.

Özellikle Pestasor-asfalt arası eğimli, virajlı, karlı, çamurlu bir yoldu. Bu yol çok eğimli olduğundan çok fren yapılırdı. Bu sebeple arabaya sık sık binmeyenler mide bulantısı yaşar, arabada daima bulunan siyah poşetlere istifra ederlerdi. Bir de yolun bu kısmında kışın karda ve baharın çamurda arabayı itelemek ya da halatla çekmek şarttı. O zamanki yolculuklarımızın vazgeçilmez bir parçası, arabanın bizi taşıdığı kadar bizim de arabayı iteleyerek çamur ve kardan kurtarmamız olurdu. 

Videoda görülen yol işte bu Pestasor’un güneyinden asfalta inen kısım.

Bu vesileyle bütün geçmişlerimize, özellikle Fikri Ağırman Emi’ye Allah rahmet etsin.

Hepsinin ruhuna Fatiha!

NOT: Belgeleri bize ulaştıran Zeki Ağırman dostumuza teşekkür ediyoruz.

Diğer servislerin tarihini yazmak için de belge ve bilgilerin bize ulaştırılmasını özellikle bekliyoruz.

Soğanlı Çılbır Destanı

BİR GURBET ŞİİRİ: SOĞANNİ ÇILBIR

“Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin halinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk”

Cevheri


Fırkat, ana ocağından, yar kucağından ayrılık… Gurbet fırkatte gizli, uzakla kaim. Aşk onlardan müştak. Hepsi birlikte bir anlam; hasret…

Devamını oku

Hem Rençber Hem Ressam

80’li yılların sonu… İlkokul yıllarımız… Hayatın yeni yeni dimağlarımıza sanat kavramını kazımaya çalıştığı yıllar… Okul sıralarında, öğretmenlerimizin ve ders kitaplarımızın çabalarıyla, köy dışında bir yaşamın olduğunun farkına varıyoruz henüz. Ara sıra da, 25 Mart dolayısıyla izinli veya kaçak olarak gittiğimiz Oltu, zihnimizde oldukça farklı bir yer işgal ediyor.

Televizyon mu dediniz? Köy sınırlarından daha yeni giriş yapmış ve bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Onun yerine DELTA marka radyolardan yayılan “YURTTAN SESLER” programıyla farklı bir şeyler duyuyoruz. Bugün bile hâlâ zihnimin en sağlam yerlerinde otağ kurmuş, haber sunucularının hiç değişmeyen ses tonlarıyla “TRT HABER BÜLTENLERİ” var bir de. Ve duyunca nedense mide bulantısına engel olamadığım “ŞİMDİ HAFİF MÜZİK” programı.

Niye anlatıyorum bütün bunları?

Köy dışında bir yaşamın varlığına bu kadarca vakıf olduğumuz zamanlar.

Siyah önlüklerimizin yakaları ve düğmeleri çözülmüş bir halde okuldan dönüyoruz. Çoğumuzun elinde zorla taşıdığımız tahtadan bavullar. Gerçi okula giderken güzel oluyor çünkü Su Deresi’nden aşağı kızak olarak kullanıyoruz bu bavulları.

Su deresinin -çok emin olmamakla birlikte- yeni döşenmiş taşlarını adımlayarak eve dönüyoruz.

Yolumuzun üstünde bir toprak dam(bizim dilimizde baca), bu damın bitişiğinde bir ambar… Bu ambarın batı duvarında kocaman bir tuval… Tuvalin başında ise saçları bile bizim köyün insanlarına benzemeyen bir adam… Elinde fırçası, günün belli saatlerinde çalışıyor. Akşam okul dönüş saatlerini iple çekiyorum. Çünkü genelde o saatlerde çalışıyor. Her gün biraz daha tamamlanmaya doğru giden resim, bir cami resmi. Özellikle Diyanet takvimlerinin arka fonunda çokça kullanılan resimlerden biri. Şimdi emin değilim: Süleymaniye mi, Sultanahmet mi yoksa Selimiye mi?

Günler ilerliyor ve resim ortaya çıkıyor. Tek kelimeyle muhteşem. Epey bir mesafeden gördüğüm halde bunu anlayabiliyorum. Efsunlu bir halde beni kendisine çeken bu resmi yakından görmeyi çok istiyorum ama o baca, o ambar ve o resim ulaşılmaz bir kutsal halini alıyor. Çocuk olduğum için, köyümün insanlarına benzemeyen bu ressama gidip, resmi yakından görmek istediğimi söyleyemiyorum.

Resim tamamlandıktan sonra üzerine kocaman beyaz bir çarşaf geriliyor. Birkaç akşam okul çıkışı resmin tamamlanmış halini uzaktan da olsa görebilirim ümidiyle geliyorum ama beyaz çarşaf hâlâ orada. Hayal kırıklığıyla gidiyorum eve. Ve bir akşam, ümidim tamamen yıkılıyor. Çünkü resmin yerinde ambarın tahtalarını görüyorum. Resim gitmiş ama nereye gittiğini soracak cesaretim olmadığı için öğrenemiyorum.

Yıllar sonra Erzurum’da üniversite okurken, tesadüfen o resme rastlıyorum. Rahmetli Neşet Hacı’nın kereste atölyesinin duvarını süslüyor. Biraz solmuş olsa da hâlâ aynı güzelliğini koruyor.

Bu süreci yaşarken bir yandan da ressam hakkında bilgi topluyorum. Kim bu adam?

Ünal abi, o zamanlar köyde olduğu için onu biliyoruz ve bu sıra dışı adamın Ünal abinin abisi olduğunu öğreniyorum. Nedense kafamda pek bir yere oturmuyor bu bağlantı.

Bir gün, dayımların evin duvarında, karlı dağlar ve karlı çam ağaçları temalı bir yağlı boya resim görüyorum. Dikkatle bakıyorum, resmin altındaki isim tanıdık geliyor: “NECATİ ACAR”

O çocuk kafamda, bizim köyümüzden bir ressam çıkması tuhafıma gidiyor nedense. Sanki köy insanı öğretmen olur, imam olur hatta doktor bile olur ama ressam olamaz gibi ilginç bir düşünce.

İşte köyümüzden çıktığı halde sanatını insanların gözüne sokmayan bir ressam Necati abi. Bütün gerçek sanat adamları gibi iç dünyasında yoğun yaşayan bir adam.

Hakkında birkaç ufak bilgi vermek gerekirse: Necati abi, 1950 yılında köyümüzde dünyaya gelir. İlkokulu köyde okuduktan sonra, rahmetli İnce Hoca’dan hafızlık yapar. (Bu bilgiyi de yakın zamanda yeğeni Atılhan’dan öğrendim ve açıkçası şaşırdım)

Askerden sonra Libya’ya gider çalışmak için. (Bizim nesil babalarından dolayı bu Libya gurbetlerini çok iyi bilirler.) Libya’da tanıştığı İtalyan bir ressamın yanına, çalışma saatleri dışında gidip gelerek resim yapmayı öğrenir.

Neden böyle bir sanatı hayatının merkezine koymadın, diye sormuştum. Yıllar önce Bursa’da bir dükkan açtığını ancak yürümediğini söylemişti.

Herkesin köy işleriyle uğraştığı dönemde o hep uzaktı tarladan tapandan. Yıllarını gurbetlerde inşaatlarda geçiren ressamımız, emekli olduktan sonra tam bir rençber olarak hayatına devam ediyor köyde.

Şimdi düşünüyorum: Neden girişken insanlar değiliz biz? Birileri boş çerçeveyi binlerce liraya satarken, bizim insanımız, mücessem sanatlarıyla kendi kabuklarında yaşarlar.

Yine de henüz çok geç değil. Eğer varsa resim tutkusu olan insanlarımız, ressamımızla iletişime geçip yaptırabilirler.

Kendisine hayırlı bir hayat diliyorum.

Ramazan Zafer Getirir İnşallah

Bilindiği gibi zaman ölçeği olarak kullandığımız iki yıl vardır. Bunlardan bir şemsî sene yani güneş yılı, diğeri de kamerî sene yani ay yılıdır. Kamerî senenin de şemsî senenin de bir yılda on iki ayı vardır. Kamerî senenin ayları Muharrem, Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhir, Cemâziyyülevvel, Cemâziyyülâhir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevvâl, Zülkâde ve Zülhicce’den ibarettir. Bu sıralamaya göre Ramazan, kamerî senenin (ay yılının) dokuzuncu ayıdır. Bu ayların kimi otuz, kimi yirmi dokuz ile biter. Şemsî senenin aylarından yedisi otuz birle, dördü otuzla, biri de (Şubat) bazen yirmi sekiz bazen yirmi dokuzla biter. Kamerî sene 354 gün, şemsî sene de 365 gündür. Oruç, hac ve diğer zamanlı ibâdetler kamerî seneye ve bu senenin aylarına göre tanzim edilir.

Yine bilindiği gibi İslâm’ın şartlarından namaz Mekke’de; oruç, zekât ve hac Medine’de ferz kılındı. Oruç ve zekât hicretin ikinci yılında, hac ise hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Hz. Peygamber hicretin ikinci yılının Şaban ayında, ashâbına Ramazan ayında orucun farz olduğunu ve hep birlikte oruç tutacaklarını bildirdi. Ayrıca onlara konu ile olarak gelen Kur’ân- Kerim âyetlerini okudu. Bütün Müslümanlar o senenin Ramazan ayında hep birlikte ilk oruçlarını tutmaya başladılar.

Hz. Peygamber ömründe dokuz sene Ramazan orucu tuttu. Bu Ramazan aylarının beşi otuz ile dördü de yirmi dokuz ile bitti. Hz. Peygamber Efendimiz ve Ashâbı, ilk Ramazandan sekiz gün (İbn Sa’d’a göre on iki gün ) tuttuktan sonra Bedir savaşı için Medine’den hareket ettiler. Hz. Peygamber Efendimiz, Medine’de cemaate namaz kıldırmak üzere yerine Abdullah b. Ümmü Mektûm’u vekil bırakarak 09 Mart 624’te yola çıktı. Beyaz sancağını Mus’ab b. Umeyr’e verdi. İki siyah bayraktan Ukâb adındakini Hz.Ali, diğerini de Ensar’dan Sa’d b. Muâz taşıyordu.

Hz Peygamber Efendimiz, bir veya iki gün oruçlu olarak yola devam ettikten sonra Müslümanların oruçlarını açmalarını emretti. Oruçlarını açmadıklarını görünce dönüp “Ey söz dinlemeyen cemaat! Ben orucumu açtım, sizde açınız! “ diye seslendi. ( Vâkıdî, Meğâzî: I. 33)

Kuran ve tesbih

Medine’den hareket eden 313 kişilik İslâm ordusu ile Mekke’den hareket eden 950 kişilik şirk ordusu Ramazan ayının on yedisinde Bedir’de karşı karşıya geldiler. Savaş, Müslümanların zaferi ile bitti. Müslümanların verdiği 14 şehide karşılık, müşriklerin 70 ölü verdiler. 70 kişileri de Müslümanların eline esir olarak düştü. Böylelikle ilk Ramazan Müslümanlara zafer ve bereket getirdi.

Bedir savaşından altı yıl sonra yani hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Hz. Peygamber, bu sefer de Mekke’yi fethetmek için on bin kişilik ordu ile yola çıktı. Ramazan ayının onunda yola çıkan Hz. Peygamber, yolda orucunu bozdu; ashâbına da böyle yapmalarını emretti. Bu yolculuk da zaferle sonuçlandı ve Mekke fethedildi. Kâbe putlardan temizlendi. Mekke’nin fethedilmesi ve Kureyş kabilesinin Müslüman olması, İslâm’ın önündeki bütün engelleri kaldırdı. Bu fetihten sonra bütün Arabistan fethedilmiş oldu. Hz. Peygamber, Hicretten sonra çeşitli yıların Ramazan aylarında on beşe yakın da Seriyye çıkardı. Bu Seriyyeler de Medine’ye zaferle döndüler.

İçinde bulunduğumuz bu mübârek Ramazan ayında Müslümanlar, dünyanın değişik yerlerinde Allah’ın dininin Hâkim olması için mücadele ediyorlar. İnşallah onlar da Bedir’de ve Mekke fethinde gelen ilâhî yardıma mazhar olurlar. Bize düşen bu mücâhidleri maddî ve manevî bakımdan desteklemek ve onlara yardımcı olmaktır. Bir de İslâm düşmanlarına köstek olmak ve onların ıslâhı için Allâh’a yalvarmaktır. Bu ay, duâ ayıdır. Haydi! Hep birlikte kardeşlerimiz için Yüce Rabbimize duâ edelim ve onların zaferi için Allâh’ımıza yalvaralım.

Hz. Aişe (r. anhâ) ve Talebeleri

Hz. Âişe, Hz. Ebû Bekir ve Ümmü Rûman çiftinin kızıdır. Hz. Peygamber efendimizle hicretten önce Mekke’de nişanlandı; düğünleri de hicretten sonra Medine’de yapıldı. Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, o da diğer muhâcirler gibi Medine’nin havasına alışamadı ve rahatsızlandı. Ancak kısa zamanda tekrar sağlığına kavuştu.

Mekkeli muhâcirler, Medine?nin havasına alışamayıp rahatsızlanınca Hz. Peygamber Allah?a şöyle duâ etmişti: ?Allah?ım! En az Mekke?yi sevdirdiğin kadar veya daha fazlasıyla bize Medine?yi de sevdir. Bu beldeyi sıhhat yurdu yap ve ölçü ile tartılarını bereketlendir. Sonra da bu hastalığı al ve Cuhfe taraflarına at!? (Buhârî, Fedâilü?l-Medine 11)

Allah?ın en sevgili kulu O?ndan bir şey ister de Yüce Allah onun bu isteğini kabul etmez mi? Hz. Peygamber o gece bir rüya gördü. Saçı-başı dağınık siyah bir kadın Medine?den çıkıp Cuhfe?ye doğru gidiyordu. Belli ki Medine?deki bu hastalık bundan böyle şehri terk edecek ve Cuhfe taraflarını vatan edinecekti. Zaten o günden sonra muhâcirler bir daha şiddetli ateş yüzü görmedi ve Medine?yle ilgili herhangi bir problemle karşılaşmadılar. Bundan sonra Medine ensar ve muhâcirler için medeniyete beşiklik etti. Hz. Peygamber?in duâsı bereketiyle Medine, orada oturanlar için gerçek bir vatan oldu. Hz. Âişe de sağlığına kavuştuktan sonra yapılan düğünü ile birlikte Hz. Peygamber?in evine yerleşti.

Babasının evinde iyi bir aile terbiyesi alan Hz. Âişe gelişmesini, yetişmesini ve şahsiyetini, olgunlaşmasını Hz. Peygamber?in evinde tamamlama imkânı buldu. Çocuğu olmadı. Araplarda anne ve babaların büyük erkek çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebebiyle bir künyesi olmadığına üzüldüğünü söyleyince Hz. Peygamber ona, ablası Esma?nın oğlu Abdullah?a nisbetle Ümmü Abdullah (Abdullah?ın annesi) künyesini verdi. Hz. Peygamber onu çok severdi. Onunla bir arada bulunmaktan, bilhassa gece yolculuklarında kendisiyle sohbet etmekten, dâvetlere onuna birlikte katılmaktan, sorularına cevap vermekten çok hoşlanırdı.

Hz. Âişe kuvvetli bir zekâ ve hafızaya sahipti; üstün bir anlayış ve kavrayış kabiliyeti vardı. Güzel konuşması, Kur?ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber?i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi özellikleri sayesinde Hz. Peygamber?in yanında ayrı bir yeri vardı. Hz. Peygamber onun bu kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edince, baba evindeki eğitim, vahyin aydınlattığı peygamber evinde daha da gelişti, olgunlaştı ve derinleşti. Bilmediklerini, anlayamadıklarını, eksiklerini ve yanlışlarını, hatta Kur?ân ile Hz. Peygamber?in hadisleri arasındaki farklılık arz eden hususları Hz. Peygamber?e sormak ve onunla müzâkere etmek gibi güzel bir alışkanlığı vardı.

Hz. Âişe, Hz. Peygamber?e karşı beslediği derin sevgi yanında ona itaat ve emirlerine dikkat etmekle de ön plana çıkmıştı. Geceleri nafile namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. Kimselerin aleyhine konuşmayı sevmezdi. Kanaatkâr, mütevazi aynı zamanda da vakur ve cömertti. Yetim, öksüz ve yoksul çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetişmelerine özen gösterir, sonra da onları evlendirirdi.

Hz. Peygamber Efendimiz vefat ettiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur?ân-ı Kerim?i ve Hz. Peygamber?in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahabîlerin başında o geliyordu. Arap dilini maharetle kullanmasının yanında Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Kur?an ve hadisin anlaşılması için olduğu kadar Arap dili bakımından da şiirin önemine işaret ederek ?Çocuklarınıza şiir öğretiniz ki dilleri tatlansın!? derdi.

Hz. Âişe, fesahat ve belağatıyla da ünlü bir hatîb olduğu için konuşması insanlara çok tesir ederdi. Babasının vefatı üzerine kabri başında yaptığı duâ, Cemel Vak?ası?ndaki hutbesi ve bazı mektupları onun edebî kabiliyetini gösteren şaheser örneklerdir. Ayrıca Arap tarihi, ensâb ilmi, câhiliye çağının sosyal durumu, örf ve âdetleri hakkında geniş bilgi sahibiydi. Şiir ve edebiyat ile tarih ve ensâbı, bu konularda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olan babasından öğrenmişti. Ahlak ve davranışlarında olduğu gibi ilme merakı bakımından da babasına benzemişti.

Hz. Âişe, küçük yaşından itibaren Kur?ân-ı Kerim?i ezberlemeye başlamış ve ayetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Bilhassa Medine?de nazil olan ayetlerin nüzûl sebeplerini, delaletlerini, tahlil ve değerlendirilmelerini ve her ayetle nasıl istidlâl edilip ahkâm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Sünneti de çok iyi anlamış olan Hz. Âişe, hadislerden istinbat ve kıyas suretiyle yeni hükümler çıkarırdı. Onun içtihat ve fetvaları kendisinin bir fakih ve müçtehid olarak kabul edilmesini sağladı.

Hz. Âişe, bu derin ilmini kendisiyle birlikte mezara götürmedi, götüremezdi de zaten. Bildiklerinin ve öğrendiklerinin hepsini talebelerine öğretti. Onları iyice yetiştirdi; ondan sonra bu dünyadan ayrılıp gitti. Hz. Peygamberden devraldığı mirası öğrencilerine devrederek gönül rahatlığı içinde ayrıldı bu dünyadan.

Hz. Âişe, farklı ilimlerdeki derinliği kadar, bu ilimleri başkalarına aktarma konusunda da bambaşka bir özelliğe de sahipti. Yetiştirip terbiye edeceği bir çocuğu yoktu; ancak o, herkesin annesiydi ve bu yönüyle de nerede bir yetim veya elinden tutulması gereken bir beyin varsa onu bulur ve gelecek adına topluma faydalı birer nesil haline getirmenin mücadelesini verirdi. Onların sadece maddî ihtiyaçlarını karşılamakla kalmaz, aynı zamanda onları birer ilim dağarcığı haline getirirdi. O günlerde Medine ilim adına İslam dünyasının Kâbe?si gibiydi. İlim ve marifet arayışındaki hemen herkesin yönelip kapısını aşındırdığı bu şehrin başmuallimi, şüphesiz Hz. Âişe validemizdi. Hatta denilebilir ki o, sadece Medine?de ders vermiyordu; her yıl hac vazifesi için geldiği Mekke?de Nur dağı ile Sebir dağı arasında kendisine bir çadır kurdurur ve bu çadırda ilim âşıklarının gönüllerini ve dağarcıklarını doldururdu.

Hz. Âişe?den ilim öğrenenlerin başında iki yeğeni (ablası Esma?nın iki oğlu) Abdullah ve Urve gelir. Daha sonra üvey kardeşi Muhammed?in oğlu Kasım gelir. Ayrıca Hz. Ömer?in oğlu Abdullah, Ebû Hureyre, Ebû Musa el-Eş?arî, Hz. Abbas?ın oğlu Abdullah ve daha başka sahabîler onun ilminden yararlanmışlardır. Tabiûn neslinin önde gelenleri de Hz. Âişe?nin ilminden istifade ettiler. Yukarıda adları geçen Urve ve Kasım?ın da dâhil olduğu yüz elliye yakın tâbiûn, bu tatlı su kaynağından doya doya su içtiler.

Hz. Âişe annemizin medresesi sadece erkeklere açık değildi; hanımlar da ondan yararlanırlardı. Başta üvey kız kardeşi Ümmü Gülsüm ve daha nice hanımlar ondan istifade ettiler. O, kendisinden küçük olan üvey kardeşlerini ve yeğenlerini çok iyi yetiştirdi. Onlar da Hz. Âişe?den aldıkları bu ilmi kendilerinden sonraki nesillere aktardılar.

Saygıdeğer okuyucularım!

Benim bu yazımı okuyan sizlerin evinde, zannediyorum ki Kur?ân Kursu?na, İmam-Hatip Lisesi?ne veyahut da İlahiyat Fakültesi?ne giden bir kız öğrenci muhakkak vardır. Belki de bunları beğenmeyip cemaatlere, özel ders halkalarına katılan kızlarınız, gelinleriniz veya hanımlarınız vardır. Ben bu yazıyı işte bunlar için yazdım. Bu kızlarımız ve bu hanımlarımız Hz. Âişe annemiz gibi olmaya ne zaman başlayacaklar. Ne zaman bu işin önemini kavrayacaklar. Resmî Kur?ân kurslarında görev alan kızlarımızın ve bayanlarımızın şeytanın kendilerini içine yuvarladığı havadan yanlarına yaklaşılmıyor. Hepsi olmasa bile bir kısmı giyimleri, kuşamları ve davranışları ile bu göreve layık olmadıklarını gösteriyorlar. Kendileri için çizilen resmî dairenin dışına çıkmıyorlar ve çıkamıyorlar. O resmî dairenin içini doldursalar ona da razı olacağız ama bu da yok maalesef. Resmî görev almayıp çeşitli cemaat ve vakıflarda ders alan ve ders veren Müslüman hanımlar da bulundukları çevrenin dışına çıkamıyorlar. Sosyal hayatın dışında ve kendi fildişi kulelerinde ahkâm kesiyorlar. Her iki tarafta gayret eden hanımların bu gayretleri ülkemizde ciddî bir değişikliğe sebep olmuyorsa ve üstelik Müslüman hanımların zemininde sosyeteye doğru bir kayma varsa, biz boşuna kürek çekiyoruz demektir. Ben bu vesileyle Müslüman hanımlara, Hz. Âişe?nin hayatını yeni baştan bir daha okumalarını ve okuduklarını hayatlarına uygulamalarını tavsiye ediyorum. Bu asırda her Müslüman hanımın evi Hz. Âişe?nin evi gibi bir medrese olmalıdır. Hz. Âişe’yi örnek alan Müslüman hoca hanımlar, kendi evlerinde kendi yakınlarını yetiştirmelidirler. Yani evlerimiz birer mektep ve medrese olmalıdır.

Saygıdeğer okuyucularım!

Evleriniz birer mektep ve medrese ise düşmanın hile ve desiselerinden korkmayın; onların hepsi boşa çıkar. Evlerinizi ihmal ettiyseniz işte o zaman oturun ağlayın!

Yaşı Küçük Ama Yaptığı İş Büyük

Hicretten önce, Hz. Ebû Bekir?in iki hanımından dört çocuğu vardı. Bunlardan Âişe ve Abdurrahman?ın annesi Ümmü Rûmân, Esmâ ve Abdullah?ın annesi de Kuteyle idi. Abdullah, bu çocukların en küçüğü idi. Bilindiği gibi Hz. Peygamber, Hz. Âişe ile evliydi. Hz. Peygamber ile Hz. Âişe?nin nişanları hicretten önce Mekke?de, düğünleri de hicretten sonra Medîne?de yapılmıştı. Esmâ da, Hz. Peygamber?in Safiyye isimli halasının oğlu Hz. Zübeyir ile evliydi. Bu âile, hicret esnasında Hz. Peygamber?i yalnız bırakmadı.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber?in Mekke?den Medine?ye hicretinde, oğulları ve kızlarıyla bu harekete destek verdi. Müşrikler, bir Perşembe günü sabahleyin Dâru?n-Nedve?de toplanıp akşama Hz. Peygamberi öldüreceklerine karar verince, onların bu kararını Cebrâil?den öğrenen Hz. Peygamber, konuyu görüşmek ve hicret planını yapmak için Hz. Ebû Bekir?in evine gitti. Perşembe günü herkesin öğle uykusuna yattığı, öğle ile ikindi arasındaki vakitte, Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, yapacakları hicret yolculuğunun planını görüştüler. İnsanlar uykularından uyanmadan Hz. Peygamber kendi evine geldi ve ikindiden sonra kendi evinden çıkarak insanlar arasına karıştı. Yapılan plana göre, hava kararıp müşrikler Hz. Peygamberin evini kuşattıktan sonra Rasûlullah(s.a.v.), evden çıkacak ve Ebû Bekir?in evine gelecek, oradan da gündüzün birlikte tespit ettikleri Sevr dağına çıkacaklar. Üç gün üç gece, bu dağdaki mağarada kalacaklar. Pazartesi sabah erkenden buradan çıkıp develerine binecekler ve kimsenin bilmediği yollardan Medine?ye ulaşacaklar.

Hz. Peygamber?in ve Hz. Ebû Bekir?in birlikte yaptıkları plana göre bu üç gün zarfında Hz. Ebû Bekir?in evinde hazırlanan yiyecekleri mağaraya Abdullah getirecek. Bu göreve ek olarak, Mekke?de olup bitenleri izleyecek ve bu haberleri mağaraya getirecek. Yani, önemli bir görev olan istihbârât işini yerine getirecek. Hz. Ebû Bekir?in koyunlarını güden çobanı Âmir b. Füheyre de, koyunları bu çevrede otlatacak. Bu sûretle, hem Abdullah?ın izleri kaybolacak hem de mağaraya süt ulaştırılacak. Kendisi henüz bir müşrik olan ve parayla tutulan Abdullah b.Uraykıt ise, Hz. Ebû Bekir?in Perşembe günü kendisine teslim ettiği develeri, Pazartesi sabah erkenden Sevr dağının dibine getirecek ve kafileyi, kimsenin bilmediği yollardan Medine?ye götürecek. Bu harekette görevlendirilenler içerisinde sâdece bu şahıs müşriktir. Bu da, parayla tutulmuş, ağzına sağlam, işini yapıp parasını almaya bakan bir kişidir.

Bu görevliler içerisinde, Hz. Ebû Bekir?in kızları Âişe ve Esmâ gençtiler. Onlar, üç gün boyunca kardeşleri Abdullah ile mağaraya yemek gönderdiler. Esmâ, Cuma günü sabah erkenden evlerine baskına gelen Ebû Cehil?den bir de tokat yemişti. Ebû Cehil?in, onun suratına attığı tokatın şiddetinden kulağındaki küpe yere fırlamıştı. Hz. Ebû Bekir?in oğlu Abdullah ise, o sırada, çocukluk çağı ile gençlik çağı arasında bir yaştaydı. Hz. Peygamber, Abdullah?a istihbârât görevi gibi önemli bir görevi verirken, kimsenin onu önemsemeyeceğini ve izlemeyeceğini düşünmüştü. Hz. Âişe?nin ifadesiyle cesur, akıllı ve becerikli bir genç olan Abdullah, üç gün boyunca her akşam evlerinde hazırlanan yiyeceği alıp mağaraya götürür ve Mekke?de olup bitenleri Hz. Peygambere ve babasına aktarırdı. Daha çocuk denecek yaştaki bir genci, istihbârât gibi önemli bir görevle görevlendiren Hz. Peygamber, hayatı boyunca gençlere önem vermiş, onları güzel vazifelerle vazifelendirerek şereflendirmiştir.

Sevgili gençler! Hz. Peygamber?in, taze bir genç olan Abdullah?ı, cemaatten devlete geçiş hareketi olan hicret gibi önemli bir olayda, istihbârât gibi çok ciddî bir görevle görevlendirmesinden alacağımız çok dersler vardır. Bir kere şunu hatırlatalım ki, Hz. Peygamber, insanlara gelişigüzel görev vermezdi. Yapılması gereken göreve uygun şahıslar bulur, onları görevlendirirdi. Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen şahıslar da bunu bildikleri için, kendilerine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirmek için gayret gösterirlerdi.

Sevgili gençler! Halk arasında ?çocuktan al haberi? diye bir söz vardır. Bu söz, insanların, çocukları pek önemsemediklerini ve onların yanında her şeyi söylediklerini, çocukların da bu sözlere kulak verip dinlediklerini ve gereken yerlere ilettiklerini ifade etmek için söylenmiş bir sözdür. Bunun böyle olduğu tecrübelerle sâbittir. Hz. Peygamber de, işte bu sebepten dolayı Abdullah?ı istihbârât işinde görevlendirmiştir. Abdullah da, kendisine verilen görevi en güzel şekilde yerine getirerek, hem kendi yüzünü ak etmiş hem de Hz. Peygamber?in, çevresindeki insanlara görev verirken ne kadar isâbetli kararlar aldığını göstermiştir. Hz. Âişe?nin verdiği bilgiye göre Abdullah, bu üç gün boyunca karanlık iyice bastırdıktan sonra hazırlanan yiyecekleri alır üç kilometre uzaklıktaki mağaraya gider, geceyi mağa-rada geçirdikten sonra seher vakti mağaradan çıkar evine gelirdi. İnsanlar uykularından uyanıp, evlerinden çıktıktan sonra o da geceyi evinde geçirmiş gibi insanlarla aynı zamanda evinden dışarı çıkardı. Taze bir genç olduğu için, kimse onu önemsemez ve nereye gidip geliyor diye de takip etmezlerdi. Zâten kendisi de, bu zaman içinde müşrikleri şüpheye sevk edecek bir yanlış hareket yapmadı.

Sevgili gençler! Hz. Peygamber, genç Abdullah?a görev vererek onu işin içine aldı. Yani, kendilerini İslâm davasına vakfetmiş bir âilenin küçük çocuklarını da bu işin içine kattı. Bugün, İslâm ümmetinin önünde bulunan kişilerin, Hz. Peygamber?in bu sünnetini yaşatarak ümmetin çocuklarını, daha küçükken bu dâvâya kazandırmaları gerekir.

Sevgili gençler! Hz. Peygamber, gençlere sorumluluk yüklüyor ve onları, bu sorumluluk şuuru içinde yetiştiriyordu. Bilinmelidir ki, insanı, dar günler ve zor zamanlar yetiştirir. Bu sebepten dolayı, siz de evlenip çocuk sahibi olduktan sonra, çocuklarınızı daha küçükken sosyal hayatın içine katın ve yetiştirin. Ramazan gecelerinde, onlarla birlikte yoksulların evine gidin! Siz, arabanızda oturun, gıda maddelerini onlar dağıtsın. Onlar, çocukken bu zevki yaşasın ve işi öğrensinler. Büyüdükten sonra da kendi çocuklarına: ?Biz, babamla böyle böyle yapardık!? diye anlatsınlar hâtıralarını. Şimdiki çocukların, kendi çocuklarına anlatacak çocukluk hâtıraları da yok. Aman Allah?ım! Bu ne yoksulluk böyle!

Sevgili çocuklar! Biliyor musunuz, bu yoksulluğu çıkaran da bizleriz. Çocuklarımızı okullarla dershaneler arasında koşuşturan yarış atları haline getirdik. Sâdece, test çözüyorlar. Kitap okumuyorlar, şiir ve edebiyât zevkleri yok, kendilerini ifade edemiyorlar. Kendi işlerini, kendileri göremiyor. Her işlerini anneleri, babaları veya bir yakınları görüyor. Üniversiteyi kazanan bir öğrenci, gelip kaydını yaptıramıyor, kalacağı evi veya yurdu bulamıyor. Bunun için de, babası ile veya tüm âile birlikte geliyorlar. Böyle yapmak çocuklarımız için destek değil, köstektir. Üniversiteyi kazanan bir öğrenci, kendi işini kendisi yapabilmelidir. Kendisinin yapabileceği işi siz yaparsanız, çocuğun kendine güvenini öldürürsünüz.

Sevgili gençler! Elektrikler kesildiği zaman, kendi evindeki bir odadan diğer odaya gidemeyen çocuklarımızın ve geçlerimizin var olduğunu hepimiz biliriz. Peki, bu çocuklarımız, yarın savaşa nasıl gidecekler? İşte bütün bunları düşünen ve gençleri gelecek için yetiştiren Hz. Peygamber, küçük Abdullah?a zor bir görev veriyor ve en yakın dostu Hz. Ebû Bekir?in oğlunu geleceğe hazırlıyor. Zâten gerçek liderler, gelecek için yatırım yapan liderlerdir.

Sevgili gençler! Abdullah da ?bu iş benim boyumu aşar? demiyor. Görevine dört elle sarılıyor ve görevini akıllara durgunluk verecek şekilde başarıyor. Taze bir genç olan Abdullah, hava iyice karardıktan ve herkes evine çekildikten sonra Mekke?nin dışına çıkıyor ve üç kilometre yolu gidip tırmanarak mağaraya çıkıyor. Seher vakti de, daha kimse yatağından kalkmadan yine karanlıkta evine dönüyor. Ne karanlıktan korkuyor, ne de yakalanmaktan çekiniyor.

Sevgili gençler! İşte böyle olun. Korkuyu, endîşeyi, çekingenliği atın üzerinizden. ?Ben bunu yapamam, ben bunu başaramam.? demeyin. Biliniz ki, bazı görevler vardır ki, siz gençler, bu görevleri yaşlılardan daha iyi yaparsınız. Sizin yapamadığınız kimi işleri de onlar sizden iyi yaparlar.

Hayalin Fotoğrafı…

Kaybolan fotoğraflarımız vardır. Fotoğrafı nereye koyduğumuzu, ne zaman çektiğimizi hatırlayamayız bir türlü.

Ama fotoğraf zihnimizin bir köşesinden doyamadığımız tatlı bir rüya gibi bazen gözlerimizin önüne gelir. Raflarda kaybolan siyah beyaz fotoğraflardan biridir sadece. Bir çocukluk hatırası, ya da gençlik macerası…

İşte öyle bir fotoğraf; ne zaman çekildiği de meçhul.

Ben, o fotoğrafı çocukluk yıllarımda görmüştüm. Hafızamda çok canlı dursa bile, her hatıra gibi, biraz yırtılmış, üzerine yapıştırılan yapıştırıcının izleri kalmış, siyah beyaz?

Bir ikindi öncesi köprüyü geçip de keşlerle kabana doğru yürüyen birinin, çok ilerlemeden çeyrek viraja geldiğinde Çerme?yi gören yerden çekmiş olduğu bir fotoğraf.

Fotoğrafa ilk baktığında kabaca; Çerme, Çermenin üstünde yol, Çerme tarlaları, Büyükhösengin dere, mezarlığın az kısmı ve köyün son evinin bir kısmı görünüyor.

Fotoğrafın seksenli yılların başında ya da daha öncesinde çekildiğini düşünüyorum. Kış ayları yeni bitmiş; yaza ise daha çok var, bahar öncesi nisan başı gibi bir zamanda çekilmiş.

Karşı güneylerde toprağı ısıtan tatlı bir ikindi güneşi varken, güneş görmeyen kısımlarda kar, kış uykusunda. Yoldaki davar sürüsü, güney bayırlarda karçiçekleri ve bazı küçük yeşilliklerin uyanmış olduğunu düşündürüyor. Davarın bir kısmı köye varmış bir kısmı fotoğrafın içinde. Çoban ve arkasından yürüyen iki çocuk ?köye dönen davar? manzarasını tamamlıyor. Muhtemelen çocuklar, çobanın kucağındaki ya da heybesindeki kuzularla ilgileniyorlar. Kuzu görmediklerinden değil, kuzuların sahibinin merak ediyorlar. Müjde götürecekler?

Davarın tam arkası görünseydi belki oduncuları da görecektik. Mağda odun kalmayınca güneylerden karaağaç, palut, çalı ?çırtı ne buldularsa getiren oduncuları?.

Fotoğrafa yakından baktığımızda Çukur tarlaya aşağı inen bazı izlerin var olduğunu görüyoruz. Davar aşağıdan geldiğine göre bu izlerin geven getirenlere ait olduğunu düşünüyorum. Fotoğraf biraz daha önce çekilmiş olsaydı çukur tarlaya aşağı geven getiren bir kısım insanlar da objektife takılacaklardı.

Çerme?de esvap yıkayan kadınlar fotoğrafta ana temayı oluşturuyor. Çerme?de suyun, buzun altından çıkarak güneşle buluştuğu yerde çamaşır yıkayan biri çocuk ikisi kadın üç kişi görünüyor. Çocuk elleri beyaz sal taşın üzerine yürürken boynunu bükmüş yanındaki kadına bakıyor. Annesinin gönderdiği üç-beş parça çocuk bezini buz kesen suda yıkarken yanındaki abladan kil mi istiyor acaba? Ya da ablanın için için ağladığına şahitlik mi ediyor.

Hemen gelirim, diye evde bıraktığı bir çift yavruyu mu düşünüyor, yoksa bir derdi mi var, içini kemiren, yüreğini yakan, kimselere anlatamadığı bir dert? Selgahtaki taşlara, gidip geri dönmeyen Çerme?nin sularına mı anlatıyor? Kimseler görür diye dökemediği gözyaşlarını çermeye mi döküyor? Belki de buz gibi suyun yaktığı parmaklarının acısına ağlıyordur?

Fotoğraf, siyah beyaz olmasa belki, isli teneke de kendini koca taşlardan ayıracak, altındaki daha sönmemiş közleriyle gün görmemiş buzun suyuyla üşüyen yüreğimizin korlarına su serpecek.

Yolun altında bahar güneşiyle kurumuş olan çermeye suya gelen tosunların eşelendiği toprak üzerinde oynayan iki çocuk da fotoğraf içine girmiş. Çamaşır yıkayan kadınların çocuklarıdır. Lastik ayakkabıları ellerinde, yumuşak toprakta uzaklara, adı gurbet olan diyarlara, yollar yapmışlardır.

Annelerine müjdeler getirmek için?

Hz. Selmân el-Fârisî Kubâ Köyünde Müslüman oldu

Ateşe tapan bir âilenin çocuğu olan Selmân, gerçek dini bulmak için Fars diyârından ayrılıp Bizans topraklarını gezdikten sonra Medine?ye gelen ve Hz. Peygamber?in hicretinden sonra Kubâ köyünde onunla karşılaşarak Müslüman olan bir sahâbîdir. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber?in huzurunda hayatını ve başından geçen olayları anlattı, huzurda bulunanlar da onu dinlediler. Anlattığına göre Selmân, Fars diyârında zengin bir köylünün tek oğluydu. Babasının arazisi ve malı çoktu. Selmân?ın babası da diğer köylüler gibi ataşe tapıyordu. Oğlunu çok seven bu köylü, oğlunu gözünden esirger dışarı göndermezdi. Yine Selmân?ın anlatmasına göre evlerinde hiç sönmeyen bir ateş yanardı. Herkes gibi onlar da bu ateşe taparlardı. Selmân biraz büyüdükten sonra babası, hem Mecûsîlik konusunda oğluna nasihat eder hem de ?Oğlum! Ben öldükten sonra bu malların sahibi sen olacaksın, git mallarını ve arazilerini tanı!?? derdi.

Bir gün tarlaya giden Selmân, Hıristiyanların bir kilisesine uğradı ve onların dinini kendi dinlerinden daha mâkûl buldu. Akşama kadar orada kalıp ibâdetlerini izledi. Zamanla kilisedeki din adamları ile samimiyet kuran Selmân, bu dinin merkezinin neresi olduğunu sordu. Onlardan aldığı bilgiler doğrultusunda Şam, Musul, Nusaybin ve Sivrihisar?a gitti. Her gittiği yerde kilisede kalıyor ve papazın terbiyesinde iyi bir Hıristiyan olmaya çalışıyordu. Şam?daki papaz, ölümü yaklaşınca Selmân?a Musul?a gitmesini tavsiye etti. Musul?daki papaz, Nusaybin?ne; Nusaybin?deki de Sivrihisar?a yönlendirdi. Sivrihisar?daki papaz, ölümü yaklaşınca Selman?a şöyle dedi:

?Vallâhi, seni kime göndereceğimi bilmiyorum. Aslında âhir zaman peygamberinin gelme zamanı yaklaştı. O Peygamber, Araplar arasından çıkacak. Doğup büyüdüğü şehirden hicret edecek; iki tarafı taşlık olan ve hurması çok bol olan bir şehre yerleşecek. Onun âhir zaman peygamberi olduğunun alâmetleri vardır ve bu alâmetler şunlardır: Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez; bir de iki omzunun arasında nübüvvet mührü vardır.?

Hayatının bundan sonrasını Selmân?ın bizzat kendi ağzından dinleyelim: ?Yanında bulunduğum bu zât vefat edince, onun tavsiyesi üzerine Arap diyârına gitmeye hazırlandım. Sivrihisar?da çalışıp birkaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Ticâret için bulunduğumuz yerlere kadar gelen Kelb oğullarından bir kafile, Arap diyârına geri dönmek üzere idiler. Onlara dedim ki: ?Bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap diyârına götürün!?? Dediğimi kabul edip beni aralarına aldılar. Vâdi?l-Kurâ denilen yere gelince, bana ihânet edip ?Bu, bizim kölemizdir!?? diyerek beni bir Yahûdî?ye sattılar.

Yahûdî?nin bulunduğu yerde hurma bahçelerini gördüm. ?Âhir zaman peygamberlerinin hicret edeceği yer, herhalde burasıdır?? diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet bu Yahûdî?nin hizmetinde kaldım. Sonra bu Yahûdî, beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da beni alıp Medine?ye getirdi. Medine?ye gelince, sanki bu şehri önceden görmüş gibiydim. Hemen ısındım. Artık günlerim Medine?de geçiyor, beni satın alan Yahûdî?nin bağında, bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusu ile bekliyordum.

Bir gün beni satın alan Yahûdî?nin bahçesinde, bir hurma ağacının üzerinde hurma topluyordum. Sahibim olan Yahûdî de, yanında birisi ile ağaç altında oturup konuşmaktaydı. Bir ara yanındaki ona dedi ki: ?Mekke?den bir kimse geldi, peygamber olduğunu söylüyor.? Ben, bu sözleri işitince titremeye başladım; az kalsın ağaçtan yere düşecektim. Hemen aşağı inip o şahsa şöyle dedim: ?Sen neler söylüyorsun??? Sahibim, daha fazla konuşmama fırsat vermedi ve bana bir tokat vurdu. Sonra da şöyle dedi: ?Seni ne ilgilendiriyor ki soruyorsun, hadi sen işine bak!??

Âhir zaman peygamberinin geldiğini işte bu şekilde işittim ve kendisinin Kubâ köyünde olduğunu öğrendim. O gün akşam olunca, bir miktar hurma alıp hemen Kubâ?ya gittim. Hz. Peygamber?in yanına varıp dedim ki: ?Sen, sâlih bir kimsesin, yanında yoksullar vardır. Bu hurmaları sadaka olarak getirdim.? Hz. Peygamber yanında bulunan arkadaşlarına ?Geliniz, hurma yiyiniz!?? dedi, onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime: ?İşte birinci alâmet budur. Sadaka kabul etmiyor.??dedim. Sonra eve döndüm.

Ertesi akşam bir miktar daha hurma alıp Kubâ?da bulunan Hz. Peygamber?in huzuruna geldim ve dedim ki: ?Bu hurmalar hediyedir.?? Bu sefer yanındaki arkadaşları ile birlikte yediler. Kendi kendime: ?İşte bu, ikinci alâmettir.?? dedim. Götürdüğüm hurma aşağı-yukarı yirmi beş tane idi. Hâlbuki yenen hurma çekirdekleri çok fazlaydı. Hz. Peygamber?in mucizesi ile hurma artmıştı. Kendi kendime:?? Bir alâmet daha gördüm.?? dedim.

Hz. Peygamber?in yanına bir başka gidişimde, bir cenâze defnediyorlardı. Nübüvvet mührü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğinin arka tarafını açtı. Mübârek sırtı açılınca, nübüvvet mührünü görür görmez, varıp yapıştım, öptüm ve ağladım. O anda kelime-i şehâdeti söyleyerek Müslüman oldum. Sonra da Hz. Peygamber efendimize uzun yıllardan beri başımdan geçen olayları bir bir anlattım. Anlattıklarımı can kulağı ile ve merakla dinledi. Halime taaccüp etti. Sonra bu anlattıklarımı âshab-ı kirâm?a anlatmamı emir buyurdu. Âshab-ı kirâm toplandılar, ben de başımdan geçenleri bir bir onlara da anlattım.

Hz. Selmân?ın köleliği Müslüman olduktan sonra da bir müddet devam etti. Sonra Hz. Peygamber kendisine yardım etti ve onu kölelikten kurtardı. Kölelikten kurtulmasından önce yapılan Bedir ve Uhud savaşlarına katılamadı. Hendek savaşından önce Hz. Peygamber?in tavsiyesi üzerine efendisi ile pazarlık yaparak kendisini üç yüz hurma fidanı ve bir miktar da altın karşılığında satın aldı. Yani efendisine üç yüz hurma fidanı dikecek, kırk ukkıye de altın verecek ve kölelikten kurtulacaktı. Üç yüz hurma fidanının dikilmesi işinde Hz. Peygamber?in nezâreti ile ashâb-ı kirâm kendisine yardım etti ve fidanları diktiler. Hz. Peygamber, altın borcunu da devlet hazinesinden ödedi ve Selmân?ı hürriyetine kavuşturdu.

Ayrıca Hz. Peygamber, Selmân ile Ebu?d-Derdâ?yı da birbirine kardeş yaptı. Hendek savaşında, Medine?nin etrafına hendek kazılmasını o teklif etmiştir. Hz. Peygamber de gereken yere hendeği kazdırdı. Hendeği aşamayan düşman geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Neticede savaşı Müslümanlar kazanmış oldu.

Hürriyetine kavuştuktan sonra Ashabu?s-Suffe?ye katılan Selmân, Hz. Peygamber?den hiç ayrılmadı. Hz. Peygamber efendimiz, zâhid bir kişiliğe sahip olan Selmân?ı çok severdi. Ayrıca Sahâbe-i kirâm efendilerimizin hepsi de onu çok severlerdi. İkinci Halife Hz. Ömer, Sâsânî imparatorluğunu yıkıp İran topraklarını fethedince onu, Sâsânîler?in başkenti Medâyin?e vali tayin etti. Hz. Ömer?den sonra halife olan Hz. Osman, onun valiliğini devam ettirdi. Selmân, Hz. Osman?ın hilâfetinin sonlarına doğru (35/656) Medâyin valisi olduğu halde vefat etti. Medâyin valisi iken de bir derviş, ve bir zâhid olarak yaşadı. Mütevâzi yaşantısını hiçbir zaman değiştirmedi.

Saygı değer okuyucularım! Bizim, bu mübârek ve güzel sahâbîden ne kadar da çok alacaklarımız ve öğreneceklerimiz var, değil mi? Ben, sizin her birinizi Hz. Selmân (r.a) ile baş başa bırakıyorum. Haydi, herkes dersini alsın!

Kubâ Köyü

Hz. Peygamber efendimizin Mekke?den Medine?ye hicret ettiği yıl olan 622 yılında Kubâ, Medine?ye çok yakın bir köydü. Şimdi ise Medine?nin bir mahallesidir. Hicret esnasında Hz. Peygamber?in birkaç gün kaldığı ve bir de mescid yaptırdığı bu köyün İslâm tarihindeki yeri çok önemlidir.

Hz. Peygamber efendimiz, Hicret yolculuğu esnasında Hz. Ebû Bekir ile birlikte bir pazartesi sabahı, üç gündür kaldığı Sevr dağından indi. Önceden anlaştıkları Abdullah b. Uraykıt, kendisine teslim edilen develerle birlikte Sevr dağının dibinde onları bekliyordu. Abdullah, o gün müşrikti; aldığı para karşılığında Hz. Peygamber?i ve beraberindekileri kimsenin bilmediği yollardan Medine?ye ulaştıracaktı. Hz. Ebû Bekir?in çobanı Âmir b. Füreyhe de bunlara katılınca dört kişi oldular. Bu dört kişi, sıkıntılı bir yolculuktan sonra ertesi pazartesi günü gelip Kubâ köyüne ulaştılar. Hz. Peygamber ve beraberindekiler bu köyde birkaç gün kaldılar. İbn Hişâm?a göre dört gün (es-Sîre, II, 494), Buhârî?ye göre de on dört gün (Menâkıbu?l-Ensâr, 46) kaldılar. Celâleddin Vatandaş, Medine?yi, Kubâ?yı ve Hz. Peygamber?in Kubâ?ya girişini şöyle anlatır:

?Medine veya Hz. Peygamber?in hicretinden önceki ismiyle Yesrib, o zaman toplu bir yerleşim merkezi değildi. Eni ve boyu yaklaşık on beşer kilometre olan bir ova içerisinde yer alan, birbirlerine birkaç yüz metre ile birkaç kilometre uzaklıktaki irili ufaklı birçok yerleşim merkezinin ortak adıydı. Hz. Peygamber hicret ettiği zaman, ovadaki tüm yerleşim merkezlerinin toplam nüfusu on bin civarındaydı. Ovanın dışarıyla irtibatı, dağların arasındaki dar vâdilerden geçen yollarla sağlanıyordu. Her yerleşim merkezinde bir veya iki kuyu vardı. İnsanlar su ihtiyaçlarını bu kuyulardan karşılıyorlardı. Evlerin tamamı taş veya kerpiçtendi ve büyük çoğunluğu iki katlıydı. Ayrıca her yerleşim merkezinde ?utum? veya ?ucum? ismiyle anılan tamamen taştan inşâ edilmiş küçük bir kale sayılabilecek özel yapılar vardı. Düşman saldırısı sırasında buralara sığınılarak savunma savaşı yürütülürdü. Bazı yerleşim merkezlerindeki kalelerin sayısı onu aşıyordu. Bu da o yerleşim merkezinin nüfusunun çokluğu veya zenginliği ile ilgiliydi.

Daha önce hicret eden Mekkeli Müslümanlar, önceden tanıdıkları Medineli Müslümanların ikâmet ettikleri yerlere göre, ovadaki yerleşim merkezlerine dağılmışlardı. Önemli bir kısmı diğerlerine göre daha güneyde bulunan Kubâ?da kalıyordu. Kubâ, ovanın Mekke tarafında yer alan bir yerleşim merkeziydi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, Medine?ye ulaştığında önce Kubâ?ya gelecekti. Bu nedenle Kubâ?daki Müslümanlar, Hz. Peygamber?in Mekke?den ayrıldığı haberini alınca, her gün köyün dışında toplanıp beklemeye başladılar. Sabah saatlerinde ve ikindi sonrasında gözleri ufukta Hz. Peygamber?i bekliyorlar, öğle vaktinin yakıcı sıcağında gölgeliklere çekiliyorlardı. Günler bu şekilde geçiyordu. Günler geçtikçe; günlerin geçmesine bağlı olarak merak, endişe, korku arttıkça, bekleyenlerin sayısı da arttı. Artık, Kubâ?nın kıyısında, çölün derinliklerine uzanan bakışlarla Hz. Peygamber?i bekleyenler, sadece Müslümanlar değildi. Bölgede yaşayan müşrikler ve Yahûdîler de hakkında çok şey duydukları Hz. Muhammed?i bir an önce görmenin merakı ve heyecânı içerisindeydiler. Müslüman olsun veya olmasın, hemen herkes, yüksek hurma ağaçlarının tepesinde veya evlerinin damında çölden gelecek peygamber?i ilk gören olmanın heyecânı içerisinde bekliyorlardı. Günler bu şekilde geçiyor, beklenen yolcu gelmeyince umutlar bir gün sonrasına erteleniyordu.

Günler birbirini takip ediyor, fakat hâlâ Hz. Peygamber?den bir haber alınamıyordu. Hz. Peygamber?in evinden ayrılışının üzerinden on iki (veya sekiz) gün geçmişti. Kutlu yolcuyu bekleyen herkes, o gün sabah saatlerinden itibaren ufku gözlemiş, yolcularla ilgili en küçük bir karartıyı herkesten önce fark eden olmanın şerefini elde edebilmek için çabalamış, ama öğle sıcağı bastırınca evine veya bir gölgeliğe sığınmıştı. Öğle saatiydi, nefes almayı zorlaştıran bir sıcak vardı. Bu saatte çölde yolculuk yapmak imkânsız denecek kadar zordu. Hz. Peygamber?in böylesi bir sıcakta yola devam edeceğine ve Medine?ye geleceğine ihtimal verilmiyordu.

Öğle sıcağının ortalığı yakıp kavurduğu saatlerin birisinde, evinin damında bekleyen bir Yahûdî?nin sesi duyuldu: ?Ey Arap topluluğu! Müjdeler olsun sizlere! İşte nasibiniz, devletiniz, kutlu dâvetliniz, gelmesini bekleyip durduğunuz ulu kişiniz geliyor.? Sokaklar bir anda hareketlendi. İnsanlar evlerinden, gölgeliklerinden fırlayıp, Yahûdî?nin işaret ettiği tarafa yöneldiler. Gözler ufku taramaya başladı. Beklenen yolcular görülmeye çalışılıyordu. Çok dikkatli bakılınca Seniyyetü?l-Vedâ tepesinin yakınlarında bir karartı fark ediliyordu. Acaba geliyorlar mıydı ve gelen Hz. Peygamber miydi? Karartılar seçilemiyor, gelenlerin kimler olduğu anlaşılamıyordu. Herkes dayanılmaz bir heyecanla bekledi. Hep bir ağızdan sevinç çığlıkları yükseldi. Kimisi haykırıyor, kimisi oynuyordu. Sevinçten kimse ne yapacağını bilemiyordu. Sevinç çığlıkları gittikçe arttı ve bir süre sonra benzeşti. Müslümanların, ?Allâhu ekber, Allâhu ekber; Lâ ilâhe illallah? veya ?Muhammed geldi, Allâhu ekber, Muhammed geldi, Allâhu ekber? haykırışları tüm Kubâ sokaklarında yankılanmaya başladı. Köyün kızları, sanki bir düğün alayına katılmışlar gibi deflerini çalıyor, oynayıp şarkılar söylüyorlardı. Herkes kendince bir şeyler söylüyor, bir şeyler yapıyor, sevincini dile getiriyordu. Şarkı söyleyenler, kılıç ve kalkan çıkarıp savaş oyunları sergileyerek mutluluklarını açığa vuranlar birbirine karıştı. Sevinç dalgası gittikçe büyüdü, büyüdü? Müslümanlar, sevinçten yüreklerinin boşaldığını, âdeta uçarcasına hafiflediklerini hissederlerken; hiçbir sözün sevinçlerini ifade edemediğini fark ettiler. O andaki mutluluğu ifade edecek kelimeler yoktu. Hiçbir söz o mutluluğu gerektiği gibi ifade edemiyordu. Sevinçten ne yapacaklarını bilemez halde birbirlerine bakarlarken mûsikî yardımlarına yetişti. Kadınlar ve çocuklar gönülden gelen bir arzuyla, gönüllerde o anda doğan bir şarkıyı deflerin eşliğinde söylemeye başladılar:

Vedâ tepelerinden üzerimize dolunay doğdu.

Allah?a dâvet eden bir dâvetci bulunduğu müddetçe bize şükretmek gerekti.

Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken emirle geldin.

Kubâ?da bekleşen bütün Müslüman erkekler, Hz. Peygamber?e doğru koşmaya başladılar. Bir kısmı hayvanlarının sırtında, bir kısmı yayaydı. Herkes, diğerinden daha önce Hz. Peygamber?e ulaşmak, onu herkesten önce görmek, onunla konuşmak istiyordu. Önce hareket eden birkaç genç, hızla koşup Hz. Peygamber?in yanına vardı. Hava çok sıcak olduğu için mola vermişler, bir ağacın gölgesinde oturuyorlardı. Hz. Peygamber?in yanına herkesten önce varanlar son derece sevinçliydiler, fakat aynı zamanda da şaşırmış bir haldeydiler. Yolcuların yanına varınca soru soran gözlerle birbirlerine bakıştılar. Ağacın altında iki kişi oturuyordu ve bunlardan hangisinin Rasûlullah (s.a.v.) olduğunu bilmiyorlardı. İçlerinden hiç birisi daha önce Rasûlullah (s.a.v.) i görmemişti. Acaba bu iki kişiden hangisi Rasûlullah idi? Bunu soramadılar. ?Rasûlullah hanginiz?? diyemediler. Sevinç içerisinde, ağacın altında dinlenen yolculara yaklaşırken ?Ey Allah?ın Elçisi! Hoş geldin, sefâlar getirdin!? demekten başka bir şey yapamadılar.

Kubâlı gençler, merakla iki yolcuyla da konuşmaya başladılar. Hallerini, hatırlarını sordular. Fakat bu sırada sorularına cevap arıyor, Rasûlullah?ın yolculardan hangisi olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Bir ara yolculardan birisi ayağa kalkarak, diğerine ağaç dallarıyla gölgelik yapmaya çalıştı. İşte şimdi tanımışlardı, Rasûlullah (s.a.av.) oturandı. Zaten o sırada Mekkeli Müslümanlardan ve Rasûlulllah?ı görmüş, onunla konuşmuş Medineli Müslümanlardan bazıları da geldiler. Herkes sevinç içerisindeydi. Birbirlerine sarılıyor ve ?Müjdeler olsun bizlere ki, bu mutlu günü gördük!? diyorlardı. Mutluluktan gözyaşı döken, mutluluğun coşkusundan nefesi kesilen, sevincinden ne diyeceğini ve ne yapacağını bilemeyen bir topluluk halinde Rasûlullah?ın etrafını sardılar.

Hz. Peygamber, kendisini karşılamak için Kubâ?dan koşup gelen Müslümanlarla bir süre konuşup, sohbet etti. Durumlarını sordu. Sonra kalkıp devesine bindi. Kubâ?ya gitmek üzere hareket etti.? (Celaladdin Vatandaş, Hz. Muhammed?in Hayatı ve İslâm Dâveti, Pınar yayınları, II, 13-16)

Hz. Peygamber, Kubâ?da Evs kabilesinin bir kolu olan Amr b. Avf oğullarından Külsûm b. Hidm?e misafir oldu. Diğer muhâcirler de Kubâlı Müslüman kardeşlerine misafir oldular. Hz. Peygamber bu köyde kaldığı zaman zarfında geniş bir eve sahip olan Sa?d b. Hayseme?nin evinde Müslümanları toplar ve onlarla sohbet ederdi. O sıralarda Sa?d, henüz evlenmemişti, bekârdı. Bekâr olan veya eşini şimdilik yanına almadan tek başına hicret eden muhâcirler, Sa?d?ın evinde kaldıkları için oraya ?bekârlar evi? manasında ?beytü?l-uzzâb? denildi. Hz. Hamza, Hz. Zeyd b. Hârise ve Abdullah b. Mes?ûd gibi eşini şimdilik Mekke?de bırakıp yalnız başına hicret eden sahâbîler orda kalıyorlardı. Hz. Peygamber, işte bu evde yeni Müslüman olan Kubâ sakinlerine, Medine?den günlük gelip gidenlere ve Mekke?den gelen muhâcirlere sohbet ediyor ve onları diri ve canlı tutuyordu. (İbn Sa?d, et-Tabakât, I, 233)

Hz. Peygamber, Sa?d b. Hayseme?nin evinin yanındaki boş arsada Kubâ mescidini yaptırdı. Mescidin kıble tarafında kalan Sa?d?ın evinden mescide bir kapı açtırdı. Namazlar mescidde kılınıyor, sohbetler de Sa?d?ın evinde yapılıyordu. Vakıf, dernek, dergâh, tekke, medrese ve bu gibi yerlerde sohbetler yaparken câmiye gelmeyip de namazlarını oralarda kılan Müslüman kardeşlerimiz bu paragrafı bir daha okusunlar.

Yüce Allah, Hz. Peygamber?in Kubâ köyünde yaptırdığı bu mescidden Kur?ân-ı Kerim?de şöyle bahseder: ?? İlk günden temeli takvâ üzerine kurulan mescid (Kubâ mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamalar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.? (et-Tevbe, 9/108)

Görüldüğü gibi Yüce Allah, bu âyette Kubâlılardan sitayişle söz etmektedir. Çünkü onlar, Mekke?den gelen Hz. Peygambere ve muhâcirlere gönüllerini ve evlerinin kapılarını açtılar.

Hz. Peygamber, Mekke?den ayrılırken, müşrikleri oyalayıp vakit kazanmak için Hz. Ali?yi yatağına yatırmış ve ondan yanında bulunan bazı emânetleri ertesi gün sahiplerine vermesini istemişti. Ayrıca işini bitirdikten sonra hemen yola çıkıp kendisine yetişmesini söylemişti. Hz. Ali, söylenenleri aynen yapıp emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Mekke?den ayrıldı. Zorluklarla dolu bir yolculuktan sonra Kubâ?ya gelebildi. Kendisi çok yorgundu ve ayakları günlerce yol yürümekten dolayı yaralanmıştı. Ayaklarının altı kabarmış, şişmiş ve yarılmıştı; kanıyordu. Kubâ?ya gelir gelmez ilk evde yığılıp kaldı. Bir adım dahi atacak hali yoktu. Hz. Ali?nin bu durumu Hz. Peygamber?e bildirildi. Hz. Ali?nin geldiğini duyan ve çok sevinen Hz. Peygamber, kalkıp onun yanına gitti. Ali?yi görünce çok duygulandı ve hemen ona sarıldı. Yanına oturup ayaklarını kucağına aldı. Mübârek ellerini Hz. Ali?nin ayaklarının altına sürerek yaralarını tedâvi etti. Ayrıca sevinç gözyaşları içerisinde ona duâ etti.

Saygı değer okuyucularım! Bu asırda İslâm, bize emânet edilmiştir. Bu bizim için bir şereftir. Bu şerefi ömür boyu taşımak da ayrı bir şereftir. Geliniz, bu nimetin kadir ve kıymetini bilelim. Bu uğurda yorulur ve yaralanabilirsiniz. Biliniz ki, Hz. Peygamber, sizi tedâvi etmek için bulunduğunuz yere kadar gelecek ve sizinle ilgilenecektir. Bundan şüpheniz olmasın.

Saygı değer okuyucularım! Medinelilerin ve Kubâlıların bütün Arapları karşılarına alarak Hz. Peygamber?e ve onun dâvâsına sahip çıktıkları gibi geliniz, biz de bütün dünyayı karşımıza alarak İslâm?a sahip çıkalım. ?Bizim mevcudumuz az, imkânımız yok, başarılı olamayız, düşmanlarımız bizi bir kaşık suda boğarlar.? gibi mâzeretler üretmeyelim. Bu gibi mâzeretler bizi, gittikçe korkak ve çekingen yapar. Müslüman ise, Yüce Allah?tan başka hiçbir güçten korkmayan cesur bir insandır.

Saygı değer okuyucularım! Câmiler ve mescidler, hürriyetin sembolüdür. Hür olan Müslümanlar, namazlarını câmilerde kılarlar. Evlerde, vakıf ve derneklerde sohbetlerini yapar; namazlarını câmilerde kılarlar. Öyleyse haydin câmiye!

Hicret Gecesi Hz. Peygamberin Evindeyiz

Bugün sizlerle Mekke?ye gidelim ve Hz. Peygamber?i evinde ziyaret edelim. Kendisini ve ev halkını daha yakından tanıyalım. Bildiğiniz gibi Hz. Peygamber efendimiz, yirmi beş yaşına geldiğinde Hz. Hatice ile evlendi ve mutlu bir yuva kurdu. Evlendiklerinde kendisinin yirmi beş yaşında olduğu kesindir. Hz. Hatice?nin yaşı için değişik rivâyetler vardır. Yirmi sekiz yaşında olduğunu söyleyenler olduğu gibi kırk yaşında bulunduğunu söyleyenler de vardır. Onun evlenirken kırk yaşlarında olduğu rivâyeti daha çok kabul görmüştür.

Hz. Hatice annemizin Hz. Peygamber efendimizle evlenirken dul olduğu ve ticaretle meşgul olduğu da kesindir. Hz. Peygamber efendimizle evlenmeden önce başından iki evlilik geçtiği ve eşlerinin ikisinin de öldüğü kesindir. Birinci eşi Ebû Hâle (Mâlik b. Nebbâş) zengin bir adamdı. Hz. Hatice?nin bu eşinden Hind ve Hâris adında iki oğlu oldu. Bunların ikisi de Hz. Peygamber?e yetişti ve Müslüman oldular. Ticaretle meşgul olan Ebû Hâle, ölümünden sonra geriye büyük bir zenginlik ve çok mal bıraktı. Eşinin vefatı esnasında oğulları henüz küçük olan Hz. Hatice, eşinin ticaretini devam ettirdi ve zenginliğini artırdı.

Ebû Hâle?nin ölümünden sonra Atîk b. Âiz ile ikinci evliliğini yapan Hz. Hatice, ikinci eşinden de Hind adında bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Hind ismi Araplarda hem erkeğe hem kadına verilebilen bir isimdir. Bizdeki Yaşar ve Deniz isimleri gibi. Bu kız da Hz. Peygamber?e yetişti ve Müslüman oldu. Sayfî b. Ümeyye ile evlenen Hind?in Medine?de bir oğlu dünyaya geldi ve oğluna Muhammed ismini verdi. Hz. Hatice otuz yedi yaşına geldiğinde ikinci eşi de vefat etti. İkinci eşinden de dul kalan Hz. Hatice, ticaretine ağırlık verdi ve kendisine yapılan evlilik tekliflerinin hiçbirini kabul etmedi. Kırk yaşına geldiğinde Hz. Muhammed?i tanıdı. Onu Suriye?ye göndereceği ticaret kervanının başına idareci tayin etmişti. Döndükten sonra da edepli ve iffetli bir tarz ile kendisine evlilik teklif etti. Hz. Muhammed de kendisine yapılan bu teklifi kabul etti. Amcalarının yardımı ve desteğiyle düğünlerini yaptı ve yuvalarını kurdular.

Önceki eşlerinden üç çocuğu olan Hz. Hatice?nin Hz. Peygamber?den de altı çocuğu oldu. İlk çocuklarının adı Kâsım olduğu için Hz. Peygamber, Ebu?l-Kâsım künyesi ile anıldı. Kâsım iki yaşına varmadan hastalandı ve vefat etti. Sonra Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah dünyaya geldiler. Abdullah da küçük yaşta vefat etti. Zeyneb?i, teyzesinin oğlu Ebu?l-Âs ile evlendirdiler. Rukiyye?yi de Hz. Osman ile evlendirdiler. Hz. Hatice?nin diğer eşlerinden olan çocukları da evlenip yuvalarını kurmuşlardı.

Hz. Peygamber evinin ayrıca Zeyd b. Hârise adında erkek bir hizmetçisi vardı. Bu hizmetçiyi Hz. Hatice?nin yeğeni Hakîm b. Hizâm, halasına düğün hediyesi olarak takdim etmiş, o da eşi Hz. Muhammed?e hediye etmişti. Büyüyüp evlenme yaşına geldiğinde de Hz. Peygamber onu Ümmü Eymen ile evlendirdi. Bu evlilikten Üsâme dünyaya geldi. Bu evlilik, İslâm geldikten sonra oldu. Yani Zeyd, evleninceye kadar Hz. Peygamber?in evinde kalmaktaydı.

Hz. Peygamber?in Mekke?deki evinin sâkinlerinden biri de Hz. Ali?dir. Bilindiği gibi Hz. Ali, peygamberimizin amcası olan Ebû Tâlib?in küçük oğludur. Ali, İslâm?dan on yıl önce dünyaya gelmiştir. Ali, beş yaşına geldiğinde babasının ticareti ve maddî durumu çok bozuldu. O sıralarda Hz. Muhammed otuz beş yaşlarındaydı. Diğer amcası Abbas ile Ebû Tâlib?in huzuruna çıktı ve şöyle dediler: ?Sana yardımcı olmak istiyoruz. Oğullarından birer tane alıp evimize götürmek ve böylece sizin yükünüzü hafifletmek istiyoruz.? Ebû Talib de ?Olur!? dedi. Hz. Muhammed Ali?yi, Abbas da Cafer?i alıp evlerine getirdiler. Hz. Peygamber?e ilk vahiy geldiğinde ve Yüce Allah kendisine tebliğ görevi verdiğinde Hz. Ali, peygamber evinin sâkinlerinden biriydi.

Dünyada iken cennetle müjdelenmiş sahâbîlerden biri olan Hz. Zübeyir, Hz Peygamber?in halası Safiyye?nin oğludur. Zübeyir?in babası Avvâm da Hz. Hatice?nin kardeşidir. Yani Hz. Hatice, Zübeyir?in halasıdır. Küçük yaşta babası Avvâm?ı kaybeden Zübeyir de bu eve sık sık gider gelirdi. Bilindiği gibi Zübeyir, büyüdükten sonra Hz. Ebû Bekir?in kızı Esmâ ile evlendiği için aynı zamanda Hz. Peygamber?in bacanağıdır.

Önceki iki eşinden olan çocuklarını, Hz. Peygamberden olan çocuklarını, evinin hizmetçisini, Ali gibi devamlı bir misafiri ve Zübeyir gibi eve sık sık gidip gelen bir yetim çocuğu bağrına basan ve bunlara analık yapan Hz. Hatice, kırk yaşına gelip Yüce Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilen eşine de çok büyük destekler verdi. İslam?ın temelinde Hz. Hatice?nin maddi ve manevi destekleri vardır. Hz. Peygamber onun hakkında şöyle buyurmuştur ?Vallahi, Allah bana Hatice?den daha hayırlısını vermedi. Herkes beni yalanlarken o beni doğruladı. Herkes bana kapılarını kapatırken o kapılarını bana açtı. Herkes benden kaçarken o şefkatle bana kollarını açtı.? (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 117)

Hz. Peygamberin altı çocuğunun annesi olan bu ilk Müslüman kadın, nübüvvetin onuncu yılında altmış beş yaşında olduğu halde vefat etti. Hz. Peygamber o sırada elli yaşlarındaydı. Evinde iki kızı bir de devamlı misafiri (ev halkından biri) olan Hz. Ali vardı. Şimdiye kadar adı geçenlerden Kâsım ve Abdullah vefat etmişler; Zeyneb, Rukiyye ve Hz. Hatice?nin önceki çocukları ile Zeyd evlenmiş ve yuvalarını kurmuşlardı. Henüz bekâr olan Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Ali, Hz. Peygamberle birlikte kalıyorlardı.

Hz. Peygamber, Hz. Hatice?nin vefatından sonra iki yıl dul kaldı, evlenmedi. İki yıl sonra Sevde bint Zem?a ile evlendi. Hz. Sevde, ilk Müslümanlardandır. Kocası Sekrân b. Amr ile ikinci Habeş hicretine katılmıştır. Mekke?ye döndükten sonra kocası vefat etti. Dul kalan Hz. Sevde?ye Hz. Peygamber efendimiz tâlip oldu ve onunla evlendi. Yaşlı, uzun boylu ve iri yapılı bir kadın olan Sevde annemizin Hz. Peygamber efendimizden çocuğu olmadı. Hz. Peygamber?in vefatından on yıl sonra Hz. Ömer?in hilâfeti zamanında Medine?de vefat etti ve Cennetü?l-Bakî?ye defnedildi.

Hz. Peygamber, Mekke?den Medine?ye hicret ederken elli üç yaşındaydı. Hz. Sevde ile daha yeni evlenmişti. Bir gün Dârü?n-Nedve?de toplanan müşrikler Hz. Peygamber?i öldürmeye karar verdiler. Bu sırada Müslümanların hemen hepsi Mekke?den Medine?ye hicret etmişlerdi. Erkeklerden sadece Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali kalmışlardı. Kadınlar, çocuklar ve mustaz?af Müslümanlar henüz hicret etmemişlerdi. İşte böyle bir zamanda Mekke müşrikleri Hz. Peygamber?i öldürmeye karar verdiler. Aldıkları karara göre karanlık bastıktan sonra görevli şahıslar evin etrafını kuşatacaklar, gece sabaha kadar eve giriş ve çıkışları engelleyecekler ve ertesi sabah evinden çıkan Hz. Peygamber?in üzerine toptan çullanacaklar ve onu öldüreceklerdi. Toptan hücum edip öldürecekler ve böylelikle de kimin öldürdüğü belli olmayacaktı.

Yüce Allah, Cebrail vasıtasıyla bu kararı Hz. Peygamber?e bildirince Hz. Peygamber, herkesin gündüz uykusuna yattığı öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir?in evine gitti. Onunla bu gece çıkacakları hicret yolculuğunun detaylarını görüştü ve kimse uykudan uyanmadan kendi evine döndü. Evinde gndüz uykusu uyumuş gibi dışarı çıktı. Akşam olunca herkes gibi oda kendi evine döndü. Evi gece karanlığında müşrikler tarafından kuşatıldıktan sonra ev halkı ile vedalaşıp evden ayrıldı. Müşrikler onu göremediler. Eşi Sevde, kızları Ümmü Gülsüm ve Fâtıma ve bir de evin tek erkeği Hz. Ali ile vedalaşıp ayrıldı. Hz. Ali?ye şunları söyledi:

?Bu gece benim yatağımda yat ve rahat uyu! Şu Hadremevt ürünü olan yeşil abâma da iyice bürün! Hiç korkma! Onlar, sana hiçbir şey yapamayacaklar! Rahat ol! Rahat uyu!?

Ayrıca Hz. Peygamber, Mekke?den ayrılıp Medine?ye gideceğini Hz. Ali?ye haber verdi. Yanında bulunan ve Mekkelilere ait olan emânetleri sahiplerine teslim etmesini, sonra da arkadan gelip kendisine kavuşmasını da emretti. Mekkeli müşriklerin kendisini öldürmeye karar verdikleri bir sırada, onların emânetlerini düşünen bir peygamberin ümmetiyiz. Biz de yaşadığımız hayat boyunca peygamberimiz gibi sâdık ve emîn (güvenilir) olabildik mi?

Hicret gecesi Hz. Peygamber?in evinde kendisiyle beraber beş kişi vardı. Kendisi ayrıldıktan sonra dört kişi kaldı. Birkaç gün sonra Hz. Ali?nin hicret etmesiyle de üç kişi kalmış oldu. Bu üç kişinin üçünün de bayan olduğunu bir daha hatırlatalım: Hz. Sevde annemiz, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma.

İslâm?ın bugüne kadar gelmesinde peygamber hanımları ve peygamber kızları çok sıkıntılar ve çok çileler çektiler. Aç kaldılar, yoruldular, uykusuz kaldılar, hor ve hakîr görüldüler, yine de dâvalarından vazgeçmediler. Kendilerine lâyık izzetli bir duruş sergilediler, sabrettiler ve sonunda da kazandılar. Kazandıktan sonra da gevşemediler. Önceden nasıl bir hayat yaşıyor idiyseler kazandıktan sonra yine öyle yaşamaya devam ettiler. Kazandıktan sonra sarsılmadılar, savrulmadılar ve kaybolmadılar.

Bize de savrulmayan ve kaybolmayan Müslüman lazım!

Bayramın Kapısı…

Bayram, bayramlarımız, her aklımıza gelince ?bayram o bayram ola? deriz de niye olmaz, o bayramlara niye dönüş yoktur? O bayramlar ne bayramdı? Ne kaldı o günlerden?

Her insan için çocukluğu farklıdır. Her şeyin tadında yaşandığı çağdır. İşte bayramlarda o çağın bayramlarıdır.

Ben, 80?li yılların başlarında (dile kolay da, nerdeyse otuz yıl olmuş) yaşadım o günleri. Herkes kendi çocukluğunda yaşadı o bayramları?

Eski cami vardı o zaman. Tahta minareli cami? Giriş kapısı hemen minarenin altındandı. Kapının dış tarafında ayakkabılık ve tabutların konulduğu yer tahtalarla çevriliydi. ?Bayramın kapsına? giderdik işte o tahtaların arasından kapının açılmasını beklerdik.

Aslında bayram şafakla birlikte başlardı. Babam gece yarısından hazırlanır, abdestini alır, sessizce çıkardı. Kapının dışarıdan çekilmesi beni derin uykulardan bir nebze uyandırsa da biraz sonra cami hoparlörünün sesiyle anca kendime gelebilirdim.
Babam gazel okumaya başlayınca bayram da başlamış olurdu. Önceleri bayram sabahı gazellerini tek başına okurken kur?an kursunun açılmasıyla öğrencilerde eşlik etmeye başladı bu kutsal melodiye… Halen daha devam eden bu gelenekle kur?an kursunda okuyan ve okumayan birçok çocuk mikrofonu eline alma fırsatı yakaladı.

Sabah ezanıyla birlikte yukarı mahalleden, aşağıdan, her taraftan insanlar, akın akın camiye koşarlardı. Sabah namazını kılanlar camiden çıkmaz bayram namazını beklerlerdi. Eski cami dolup taşardı.

Evlerden en son biz çıkardık, çocuklar? Caminin içine bizi almazlardı biz de caminin dışında beklerdik. Zaten biz, camiye değil bayramın kapsına gelirdik.

Bayram sabahı büyükler camide bayram namazını kılarlarken biz sabah erkenden bayramlık elbiselerimizle caminin kapısında buluşurduk. Buna cami kapısı demez bayramın kapısı derdik. Sadece o sabah için böyle söylerdik. Herkes cıcıklı yeleklerini, sandıktan çıkan pantolonlarını giyerek gelmiştir.

Bir gün önceden harçlıklarını kapanların bellerinde bir de mantar tabancası vardır. Arada hava atmak için çıkarıp da tetiğe dokundular mı, ses ortalıkta yankılanırdı. Camidekilerden biri hemen dışarı fırlar (çoğu zaman Ramazan emi yapardı bu işi. Caminin sükûnetinden huzurundan sorumluydu.) hepimizi taa haytagilin sokağa kadar sürerdi. Tekrar caminin giriş kapısına gelip tahtaların arkasından caminin dağılmasını beklerdik. Cami dağılınca da birçoğumuz büyüklerden önce sevinçle eve koşar haber verirdik caminin dağıldığını.

Ramazan bayramıysa bulgur pilavı pişmiş beklemekte. Adı bayram pilavıdır artık; yanında hoşafı vardır. Eğer kurban bayramıysa önce kurbanlar kesilirdi. Genelde küçükbaş hayvanlar kesildiği için sabahın erken saatlerinde et kokusu dalga dalga yayılırdı köyün üstünde.

Biz çoğu zaman evdeki büyüklerin ellerini öpmeye bile fırsat bulamazdık. Ya da bunu yapmazdık. Hemen mahalleden bir iki arkadaşla evleri dolaşmaya başlardık. Bütün köyü gezip el öperdik. Yol üstünde, cami önünde ya da dükkânların kapısında rastladığımız herkesle bayramlaşırdık. Bazen bir kişiyle iki defa üç defa bayramlaşırdık; farklı yerde farklı kişiler arasında rastladığımızda.
Bir defasında şoför Hasan abinin kardeşi Ahmet abiyle tam dört defa bayramlaştık. Sonuncuda bir evde ziyarette o oturuyordu sıradan geçince herkesi;
?bu gün sennen kaç defe bayramlaştuğ, bu son olsun.? dedi.

Bir de şeker toplardık şimdiki çocuklar gibi. Kağıtlı şeker yoktu çoğu evde çay şekeri tutarlardı, akide şeker en iyi şekerdi. Ama onu da ceplere koyamazdık erir diye. Poşet bulamazdık, arefe gününden naylonlardan poşet dikerdik.

Golcilerin(ormancı) evine sürü halinde giderdik. Kapıda çocuk eksik olmazdı. Çünkü onlar hem kolonya dökerlerdi, hem de kâğıtlı şeker verirlerdi.

Bayram günlerinde ikindi olunca millet, davul sesiyle yeniden şenlenir ya cirese yada suderesine toplanırdı. Rahmetli Züfer eminin zurnasıyla Hayta Memmet eminin davuluyla bayramlara bayram katardık.

Söyleyin sizin bayramlar bundan daha mı iyi?
Ya da siz böyle bayramlar yaşadınız mı?
Şimdi var mı böyle bayramlar?

Bayram gelmiş neyime
Aman aman garibem.
Kan damlar yüreğime
??
BAYRAMINIZI KUTLUYORUM…

Ağlama Kızım Cennette buluşacağız!

Sizlerle yine Hz. Peygamber efendimizin evine gidelim. Sevgili Peygamberimizi evinde ziyâret edelim, kendisinden bir şeyler öğrenelim. Öğrendiklerimizi uygulamaya koyalım ve hayatımızı güzelleştirelim.

Hz. Peygamber efendimiz, vefatından önceki günlerini Hz. Âişe annemizin odasında geçirdi. Rahatsızlığı ilerleyince mescide gidemedi, imam olup cemaatine namaz kıldıramadı. Hz. Ebû Bekir’i imamlığa tayin etti. O da Hz. Peygamber hayatta iken on yedi vakit imam olup cemaate namaz kıldırdı. Perşembe günü yatsı namazında başladığı imamlığı pazartesi sabah namazına kadar sürdürdü. Hz. Peygamber’in vefatından sonra da halife seçildiği için iki yıl da halife olarak namazlarda imamlık yaptı.

Hz. Peygamberin rahatsızlığı esnasında, yakınlarından ve ashâbından ziyaretçileri çoktu. O, zaman zaman evinde, zaman zaman çıktığı mescidde ümmetine nasihatlerini ve sohbetlerini devam ettiriyordu. Sahâbe-i Kirâm efendilerimiz de yapılan konuşmaları can kulağıyla dinliyorlar ve ezberliyorlardı.

Bilindiği gibi Hz. Peygamber efendimizin yedi çocuğundan altısı, kendinden önce vefat etmişti. Ölümünden önceki rahatsızlığı esnasında hayatta olan tek çocuğu, kızı Fâtıma’ydı. Fâtıma da Hz. Peygamberin son günlerindeki devamlı ziyaretçilerinden biriydi. Onun, son günlerini Hz. Âişe annemizin odasında geçiren babası ile ilgili bir hâtırasını Hz. Âişe annemiz şöyle anlatır:

“Hz. Peygamber, kızı Fâtıma’yı yanına çağırdı; o da yürüyerek babasının yanına gitti. Yürüyüşü, babasının yürüyüşüne çok benzerdi. Hz. Peygamber, kızını yanına oturttu ve onunla özel olarak bir şeyler konuştu. Bu konuşmadan sonra Fâtıma ağladı. Sonra tekrar yanına çağırdı ve yine ona özel olarak bir şeyler söyledi. Bu sefer Fâtıma, güldü. Ben, hayatımda gülmenin ve ağlamanın birbirine bu kadar yakın olduğunu görmedim.? Orada hazır bulunan annelerimizden Hz. Ümmü Seleme der ki: ?Hz. Peygamber vefat ettikten sonra Fâtıma’ya o gün ağlamasının ve gülmesinin sebebini sordum. Şu cevabı verdi: “Babam, önce bana kendisinin vefat edeceğini haber verdi; ben de ağladım. Sonra, ehl-i beytinden kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı ve benim cennette İmran kızı Meryem hariç, diğer kadınların hanımefendisi olacağımı müjdeledi; bunun üzerine çok sevindim ve güldüm.” (Tirmizî, Menâkıb, 60; İbn Sa?d, Tabakât, II, 247; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 282)

Saygı değer okuyucularım! Bu hâtırayı siz, hem katıldığınız çeşitli sohbetlerde dinlemiş hem de değişik kitaplarda okumuşsunuzdur. Dinledikten ve okuduktan sonra, belki de üzerinde fazla düşünmeden ve derinlemesine tefekkür etmeden bir iki damla gözyaşı akıtıp geçmişsinizdir. Hâlbuki bu hâtıralar, üzerlerinde derin düşünelim diye anlatılmaktadır. Öyle ise şimdi derin düşünelim:

Çocuk, bir insanın canı ve ciğeridir. Hemen hemen her insan, kendisi için istediği bütün iyilikleri çocuğu için de ister. Kendisi için istemediği kötülükleri çocuğu için de istemez. Müslüman bir baba, her şeyden önce çocuğunun dünya ve âhiretinin mâmur olmasını ister.

Yukarıda geçen hâtırada Fâtıma, rahatsızlık çeken babasının vefat edeceğini öğrenince ağlıyor, kendisinin öldükten sonra cennete gireceğini ve babasına kavuşacağını öğrenince de seviniyor.

Sevgili okuyucularım! Ölüm, kaybolmak ve yok olmak değildir. Ölen yakınlarımız için “babamı kaybettim, annemi kaybettim, dedemi kaybettim” dememiz çok yanlıştır. Gazetelere verilen ölüm îlânlarında bu ifâdelerin kullanılması hiç doğru değildir. Bu ifadeler, öbür dünyaya inanmayanların kullandığı sözlerdir. Bizim, şöyle dememiz gerekir: “Babam rahmetli oldu, annem dünyasını değişti, dedem hakkın rahmetine kavuştu.” Çünkü ölen hiçbir insan, kaybolmaz. Kâfirler, hayatın ölümle sona erdiğine inandıkları için öyle diyorlar. Hâlbuki biz, asıl hayatımızı öbür dünyada yaşayacağımıza inanıyoruz. Peki, gerçek hayatımızı yaşayacağımız o sonsuz dünyada ben cennete girerim, çocuklarım da cehenneme girerse halim nice olur? Hz. Peygamber efendimiz gibi biz de, çocuklarımızı, kendileri ile cennette buluşacağımız müjdesi ile müjdeleyebiliyor muyuz? Bu müjdeyi kendilerine veremiyorsak yazıklar olsun bize!

Çocuklarının sadece dünyası için çalışanlar, aslında çocuklarına yazık etmiş olduklarını ne zaman anlayacaklar? Onların eğitimini, giyimini, yemesini ve içmesini düşünenler, çocuklarının âhiretini ne zaman düşünmeye başlayacaklar? Çocukları için ev, araba, akar (gayr-i menkûl), şirket, para bırakanlar, onlara bir yâd-ı cemil, güzel bir hâtıra, iyi bir isim neden bırakmıyorlar? Bir baba, vefat ederken çocuğuna ?Üzülme yavrum! Seninle kısa zamanda (inşâallah) cennette buluşacağız!? diyebiliyorsa, o babanın alnından öpmek lazım. Toplumumuzda alnından öpülecek böyle kaç baba var?

Saygı değer okuyucularım! İçinde yaşadığımız hayat, asıl hayatımızı kazanabilmemiz için Yüce Allah tarafından bize bir fırsat olarak verilmiş iken, biz bu fırsatı değerlendiremiyoruz. Savrulan insanlarla birlikte biz de savruluyoruz. Çocuklarımız da bizimle birlikte savruluyorlar. Biz, çocuklarımızı ne kadar basit şeylerle sevindiriyoruz; daha doğrusu avutuyoruz, değil mi? Onlar da asıl hediyenin, gerçek mükâfâtın ne olduğunu bilmedikleri için, kendilerine aldığımız basit hediyelerle seviniyorlar. Bir horoz şekerine, bir çikolataya, bir meyve suyuna sevinen çocuklar gibi.

Saygı değer okuyucularım! Bakınız! Biz, sıradan insanlar değiliz. Biz, müslümanız. Biz, Yüce Allah?ın kulu, Hz. Peygamber?in ümmetiyiz. Yüce Allah, bizim rabbimiz; Kur?ân, bizim düstûrumuz; Hz. Peygamber, bizim imâmımız; cihad da bizim yolumuzdur. Lütfen gevşemeyelim ve istikâmetten ayrılmayalım!

Size, bol bol Kur?ân ve hadis okumanızı tavsiye ederim. Bir de sık sık, içinde bulunduğunuz hayattan sıyrılarak Hz. Peygamber?in evine uğramanızı ve oradan bir şeyler öğrenmenizi isterim.

Eski Bayramlar

Köyümüzde eski bayramlardan bir yemek töreni. Bayram namazından çıkınca köyde topluca erkekler için yerler hazırlanmıştır. Bu yerlere erkekler ve erkek çocuklar katılabilir. Toplu yemek yenilen yerler ?Aşağı mahalle Salihgilin baca?, ?Orta mahalle Ahmet Pehlivangilin baca?, ?Yukarı mahalle Şaban Emigilin baca? ve ?Su deresi Seyfat emigilin baca?. Erkekler camiden çıkmadan önce mahallenin hanımları sofraların kurulacağı bacaları temizler, hasırları sararlar, taze hasırlar büyüklerin oturacağı yere sarılır. Tahta sofralar peşgun hazırlanır, Peşgunların tazeleri ve büyükleri Büyüklerin oturacağı mahale konur. Kıl cecimi varsa o da yine büyüklerin olduğu bölüme sarılır. Kıl cecimi o mahallenin zenginlik göstergesidir. Bunun yanında bir kaç minder varsa bu daha çok zenginlik götergesidir. O gün söylenmese de daha sonra söylentisi başlar. Filan mahallenin sofraları çok güzeldi. Cecim sermişler, minder sermişler diyerek övgüyle bahsedilirdi.

Camiden çıkan cemaatin hali vakti iyi olanları, hali vakti iyi olmayanları yani fakir olanları sofra getiremeyecek durumda olanları, yemeğe davet ederler. Davet edilende davete icabet ederdi. Ev büyükleri doğrudan davet etttiği misafirleri alarak sofraların kurulduğu mekana giderler. Hizmet edecek evladı torunu kim varsa, o doğrudan eve gider, o gün için yemek olarak ne hazırlanmışsa onu alıp getirir. Yemek olarak günün menüsü, bulgur pilavı, üzüm hoşafı. Durumu iyi olan evlerde kartol aşı, bişi, kadı kulağı, bazen bal lokması getirilir. Pirinç pilavı harika yemek, eğer bir sofrada pirinç pilavı varsa o sofra daha sonra anlatılır. Şu bayramda filan mahallenin sofrasına gittim, pirinç pilavı yedim diye söylenilir. Bulgur pilavı ve yoğurt çalhaması yani ayran bir iki ekmek varsa bir iki parça peynir tepire koyarak sofraların kurulduğu mahale getirilir. Tepir genellikle pelüt ağacından yapılmış tepsi. Gelen yemeklerde o zamanlar nebatı yağ olmadığı için sarı yağ yani tereyağı kullanılırdı. Durumu iyi olanlar pilava sarı yağı bol döker yemeğin her yerinde belli olurdu. Sarı yağı olmayanlar pilavın tepesine bir iki gezdirir getirirlerdi. Sofraya yemek getirmek dahi imkanlara bağlıydı. Sofralarda çay çok lükstü. Her bacada çay olmazdı. Çay olsa dahi onuda ileri gelen büyükler içerlerdi. Bazı dışarıdan yani köy dışında gelen misafirler olurdu onlara ikram edilirdi. O mahallede yemek getiremiyen komşulara niye yemek getirmedin diye en küçük ima dahi yapılmadan yemek getirmiş gibi sofraya oturtulurdu. Yemeğe davet edilen insanlarla daha çok ilgilenilir, onların hal ve hatırları sorulur, çocukları varsa adam gönderilir sofraya davet edilirdi. Dışarıdan gelen misarlerle ilgilenilir. Onlarında o ortamda gariplik çekmeleri giderilirdi. Yemekler huşu ve muhabbet ortamında yenir, büyüklerin elleri öpülür herkes evine dağılırdı. Sofralarda kalan ekmek peynir toplanır çobanlara gönderilirdi veya evine gönderilirdi.

Mahalle sofralarından ayrılan büyükler evlerine gider, ev de diğer ev halkı ile bayramlaşırdı. Bayramlaşma gün boyu devam ederdi. Evlere bayramlaşmaya gelen büyüklere yemek, varsa çay ikram edilirdi. Bayram görmeye gelen çocuklara akide şekeri, kuru üzüm veya meyve kurusu dut kak ikram edilirdi.

Bayramlaşma bir taraftan devam ederken köyün delikanlıları bir araya toplanır, davul zurna ile harmanda oyunların hazırlığını yaparlardı. Tabi davul zurna istadiğin zaman çaldıramıyorsun. Köyüm muhtarından ve imamından izin almak gerekiyordu. Bu izini delikanlı başı yanına bir arkadaş alarak, evvela köyün imamına daha sonra muhtara gidilirdi. İmam o anda köyün ahvalına göre kararını belli ederken muhtardanda izin almaları gerektiğini söylerdi. İmamınan görüşen delikanlı başı ve arkadaşları doğru muhtara giderdi. Muhtarda bu işe taraftardır. Ama bir taraftan gençleri kırmak istemez bir taraftanda olası bir taşgınlığa sebebiyet vermemek için azalardan birini ve köy bekçisini çağırarak müşterek karar verirken azaların ve bekçinin orada olmalarını da tembih ederdi. Diğer taraftanda imamla da görüşmeleri gerektiğini gençlere söylerdi. Bu köyün idaresinin birlik içinde olduğunun bir göstergesiydi. Gelecek nesillere bir nevi birlik beraberlik dersi vermekti. Bu arada yakın zamanda ölen birisi varsa onunda yakın akrabayı taallugatından da izin almak daha uygun düşerdi. İmam yakın zamanda ölen şahsın akrabalarından izin almaları için , gelen delikanlı başına tembih ederdi.

Muhtardan ve imamdam izin alan Delikanlı başı ve arkadaşları bir işi başarmanın mutluğu ve gururu içinde gençlerin toplandığı Şabanemiğilin bacaya gider. Gençlere olumlu haberi verdikten sonra sıra Züfer emiye gelmiştir. Züfer emi bu işin bilincindedir. Gençlerin gelmesini beklerken bir taraftanda davulu zurnayı hazırlamıştır. Kendisi içeride zurnanın kamışlarını ıslatırken davulcu Hayta Mehmet emi Zufer emigilin kapıda sigarasını yakmış tüttürürken bir yandan da davula vuracağı çubuğun ipini bağlamaktadır. Delikanlı başı ve arkadaşlarının Züfer eminin evine gidip haberi verince, Züfer emi eşigin üstünde zurnaya üflemeye başlayarak yol gaydesini çalarak gençlerin toplandığı harmana doğru yola revan olur.

İşte şimdi bayram başlamıştır. Çoluk çocuk genci yaşlısı davul zurnanın geldiği tarafa yönelir. Bağrışan çocuklar neşelenen gençler, gençliğini arayan yaşlılar herkes harman yerine toplanır. Daha önceden harman yerindeki gençler barda yerlerini çoktan almışlardır. Bar tutarken bazıları nazlanır, bazılarının da büyükleri orada ise onlardan izin almak gerekir. Barda oynayacak genç gider büyüğü kimse onun elini öper, bu öpme bir nevi izin anlamındadır. O büyüğüde sırtını sıvazlayarak berhudar ol der. Oyun için izin alınmıştır. O genç rahat rahat oyununu oynayabilmaktedir. Harmana yavaş yavaş insanlar gelince bar oynayan şahıslarla birkez daha vakarlı ve heyecanlıdır. Züfer ve Hayta Mehmet emiler iyice zurnanın çaldığı oyunların ritmine kendilerini kaptırmışlardır. Yaşlısı genci kadın erkek çoluk çocuk oyunları seyretmek için evleri veya harmanların bacalarında yerlerini almışlardır. Kim daha iyi oynuyor kim oynayamıyor, değerlendirilmesi seyirciler tarafından yapılır. Bazı Züfer emiyi dinlendirmek için ikili guruplar karşılıklı türkü söyleyerek oynamaya devam edilir.

Ayvanın altında geçtim
Eğildim suyundan içtim
Ben bu ile garip düştüm
Garibim vatanım yoktur
Elimden tutanım yoktur
Amman amman amman

diye söylenir. Bu oyunlar akşam güneş aşıncaya kadar devam eder. Erkekler harmanda davul zurna ile oynarken bayanlar da kazağın deresinde Rahim halfegilin harmanda tulum eşliğinde barda duman cıkarmaktadırlar. Genç kızlar karşılıklı ikili guruplar halinda ince sırığı kırmaktadırlar.

İnce sırık kırıldı nazlı yar
Su dibinde duruldu nazlı yar
Halt etme koca karı nazlı yar
Oğlun bana vuruldu nazlı yar.

Kızlar kazağın deresinde oynarken onların sevgilisi gençler oyunu görebilmek için çeşitli zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Köyün bekçisi veya azalardan birisi daima bayanların oyun oynadığı korur. Gençler gelmesin diye, gençlerde onların bir anlık dalgınlıklarında yararlanarak oyun alanına girmeye çalışırlar. Barda sevgilisi olan kızın gözleri daima yoldadır. Bekler durur. Akşam güneş aşarken bayanlarda oyunu bırakır evlerine dönerler. O gün bayram güzel kutlanmıştır. Çoluk çocuk bayramı kutlamanın heyecanıyla gelecek bayramı beklerler.

Kaç Takım Elbiseniz Var?

Bu yazımızda sizlerle birlikte yine Hz. Peygamber efendimizin evine gideceğiz. Hem o yüce peygamberi daha iyi tanıyacak hem de Hz. Âişe annemizle sohbet edeceğiz. Dönerken de bir şeyler öğrenmiş olarak döneceğiz. Öğrendiklerimizi de sadece bilgi olarak kafamızda taşımayacak, onlarla amel edecek ve hayatımızı değiştireceğiz. Daha doğrusu hayatımızı onlarla süsleyeceğiz. Bilmek ve öğrenmek yaşamak içindir. Bildiklerimizle amel edeceğiz ki, Yüce Allah bize bilmediklerimizi öğretsin.

Bugün sizlerle Hz. Peygamber efendimizin vefatından sonra Hz. Âişe annemize misafir olacak ve ondan nasıl yaşadığını öğreneceğiz. Hz. Peygamber efendimiz hayatta iken O?na çok saygı duyan ve O?nun dediği çizgide yürüyen Hz. Âişe annemizin, Peygamberimizin vefatından sonraki hayatı da bizim için çok önemlidir. Çünkü Hz. Peygamber efendimizi en yakından tanıyanların başında bu annemiz gelmektedir.

Hz. Peygamber efendimizin vefatından sonra Hz. Âişe annemizin yanına sık sık gidip gelen ve devamlı onunla sohbet eden bir hanım sahâbî vardı. Her gidip geldiğinde annemizi aynı elbiseyi giymiş olduğu halde görürdü. Öyle olmuştu ki, artık bu elbise iyice eskimiş ve yırtılacak hale gelmişti. Sahâbî hanım bir gün dayanamadı ve Hz. Âişe’ye şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Artık bu elbiseyi çıkarıp atsanız iyi olur!” Bu sözler, Hz. Âişe’ye çok sevdiği eşi Hz. Peygamber’in kendisine kavuşma şartı olarak söylediklerini hatırlattı. Hz. Âişe, dünyada olduğu gibi âhirette de sevgili eşiyle birlikte olmak istiyordu. Bu arzusunu sık sık Hz. Peygamber’e söyler ve: “Yâ Rasûlallah! Öbür dünyada beni hatırlayacak mısınız?” tarzında değişik sorularla bunu öğrenmek isterdi. Hz. Peygamber de çok sevdiği Âişe’ye, kendisine kavuşabilmesi için gerekli olan şartları söyler ve şöyle buyururdu:

“Ey Âişe! Eğer bana kavuşmak istiyorsan parçalanıncaya kadar bir elbiseyi atma ve evinde fazlaca yiyecek biriktirme!”

Hz. Peygamber’in bu tavsiyelerinden sonra Hz. Âişe, bir elbiseyi yırtmadan diğerini almaz ve evinde yiyecek biriktirmezdi. Ayrıca eline geçen her şeyi dağıtırdı. Teyzesinin bu durumunu çok yakından bilen ve gören Abdullah b. Zübeyr, teyzesi için: “Onun elini bağlamak lazım!” derdi. Bu söz, teyzesinin uzun süre Abdullah ile konuşmamasına sebep olmuştu.

Saygı değer okuyucularım! Özellikle bayan okuyucularım! Hz. Âişe annemizin, Hz. Peygamberimizin tavsiyesine içten ve gönülden kulak vermesini iyice düşünmeliyiz. Bu olayın, bir mümin üzerindeki etkilerini iyice tefekkür etmeliyiz. Bu tavsiyenin psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve dini yönden incelemesini iyi yapmalıyız. Her düğüne ayrı ayrı elbiselerle giden, her toplantıda değişik markaların ürettiği elbiseleri giyen ve bu haliyle çevresine hava atan müslüman bayanlar, yarın cennette Hz. Âişe annemizle nasıl bir araya gelebilirler? Hatta böyleleri cennete girebilir mi? Bunları düşünelim lütfen!

“Hocam! Elbise bizim değil mi? Para bizim değil mi? Helal paramızla istediğimiz gibi giyinemez miyiz? Hem temiz ve kaliteli giymemizin ne zararı var?” diyenlerin mırıldanmalarını işitiyorum. Böyle diyenlere ben de şöyle bir soru soruyorum: “Sizi böyle konuşturan vicdanınız mı? Yoksa nefsiniz mi?” Bu konuştuklarınız vicdanınızdan geliyorsa bir şey demiyorum. Yok, eğer bu sözler vicdanınızın sesi değil de nefsinizin mırıldanması ise oturup kendinizi ve îmânınızı yeniden gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

Saygıdeğer okuyucularım! Yemek, içmek ve giyinmek bu dünyada yaşayan her insanın zarûrî ihtiyaçlarındandır. Bu ihtiyaçlar giderilirken aşırıya kaçmak doğru değildir. Giydiğiniz elbiselerle gurur ve kibire kapılmanız, çevredeki insanları kendinize heveslendirmeniz, tüketimi körüklemeniz doğru değildir. Bu gibi yanlışlıklar İslâm ahlâkına sığmaz. Akıllı olun, dengeli olun, sâde olun! Elbiseye ve yiyeceğe aşırı derecede para harcamak, başkalarının nasibini çalmak demektir. Zenginlerin aşırı derecede masraf etmeleri yoksulları zor durumda bırakır. İmkânı olanların ölçüsüz derecede tüketime yönelmeleri, imkânı olmayanları zora sokar. Bu sebepten dolayı dinimizde cimrilik de israf da haramdır. Gerçek mânâda Müslüman olanlar, zarûrî ihtiyaçlarını giderirken, yiyecek, içecek ve giyeceklerini alırken çevredeki insanları da düşünür ona göre hareket ederler. Güzel dinimizin ibâdetler konusundaki hükümlerini çok iyi bilip ibâdetlerini bu hükümlere göre yaptıkları gibi, bu dinin sosyal hayata bakan ahkâm ve ahlâk ilkelerini de bilir ve ona göre yaşarlar. Siz, dünyanızı ve âhiretinizi mâmur etmek istiyorsanız dinin emir ve yasaklarına kulak verin.

Hacı Cemile Neneme İthafen

Cemile neneme Allah’tan rahmet diliyorum. Hayatı ve kişiliğiyle ilgili kayda değer bulduğum birkaç noktayı bu vesileyle anmak istiyorum. Bu hususların bir kısmı eski nesil kadınlara ait ortak hususiyetler, bazılarıysa onun şahsi karakterinin yansımaları:

1. Bir kere üst düzeyde bir özgüveni vardı. Hayatta geçtiği zorlu yollar, yaşadığı çileli dönemler (çünkü ilk kocası öldüğünde en büyüğü on beş yaşlarında beş çocuk, hem de o günkü yokluk şartları içerisinde kendisine kalmıştı) muhtemelen onun karakterini kıvamlandırmış, iradesini kuvvetlendirmişti. Bir kadın hayatta bu derece ağır bir süreçle karşılaştığı zaman ya yıkılıp yenik düşecek veya belki çocuklarını koruma insiyakıyla direndiği zaman güçlü bir irade ve karaktere sahip olacaktır.

2. Hayatta taşımak zorunda olduğu ağır yükün bir gereği olarak, çevresini yönetme iradesi gelişmişti onda. Son anına kadar hiçbir zaman ikinci planda kalmaya tahammül edemiyor ve olayların merkezinde olmaya çabalıyordu. Akrabasını, taallukatını, çocuk ve torunlarını yönetip yönlendirmeye çalışıyor, dikkate alınmadığı zaman da onları en ağır şekilde tenkit etmekten geri durmuyordu.

3. Kadın olmasına rağmen, ikinci planda ve silik bir kişilik olarak kalmak yerine ön planda olma çabası çağımız kadınları gibi basit kaprislere, anlamsız komplekslere dayanmıyordu. Aksine özgüvenini, iddiasını, şahsiyet ve iradesini hep yapmak, yönlendirmek, organize etmek, yedirip içirmek, sohbet ortamı, eğlence vesilesi oluşturmak gibi yapıcı, müspet ve aktif şeylere kanalize ediyordu.

4. Eski insanların çoğunda olduğu gibi eli ve gönlü cömertti. Mutluluğu çağımız kadınları gibi eşyada, süste, gösterişte değil ikram sofrasında, dostluk meclisinde, sohbet halkasında arıyordu.

5. Hayatının bir yönü düzenli nafile namaz kılacak ve nafile oruç tutacak kadar dindardı. Fakat bu dindarlığını asla başkalarına satmaya kalkışmazdı. Onun bu yönü belki en çok takdir ettiğim özelliğidir. Diğer taraftan seksen yaşında torunlarına türkü çağıracak kadar da neşeli ve rindane bir gönlün sahibiydi. Zaten dindarlığını başkalarına satan insanların kalender ve gönül insanı olduğu vaki değildir.

6. Köyün ilk kadın hacısıydı, fakat bu hac parası o dönem köyün ağası konumunda bulunan kocası Celil Hacı tarafından tedarik edilmiş değildi. Kendi dokuyup sattığı ihramların parasıyla hacca gidebilmişti. Demek ki onda çalışma, çabalama, üretme, meydana getirme duygusu artık yetim çocuklarına bakma mecburiyet ve çaresizliğinin hudutlarını aşmış, kalıcı bir haslet haline gelmişti.

Son olarak Cemile Neneme tekrar Allah’tan rahmet diliyor ve çevremizdeki hanımlara merhume vesilesiyle şunu ifade etmek istiyorum. Şahsi kaprislerinizle, dedikodularınızla, takıntı ve saplantılarınızla ömrünüzü geçirmeyin. Çevrenize karşı Müslüman bir hanıma yakışan bir ölçü içerisinde yapıcı, yardım edici, el uzatıcı olun. Hayır işlerinde özgüvenle ve sırf Hakkın rızası için harekete geçin. Kaprisli ve kompleksli kadınların özünden ve sözünden uzak durun. Din ve hayır işlerinde kocanıza engel olmak yerine, ondan bir adım önde gidin. Kendinizle, ailenizle, çevrenizle barışık olun ki Allah da size ve çocuklarınıza gönül aydınlığı, ruh genişliği bağışlasın.

Teberrük

Âsım Efendi, Kâmûs tercemesinde ?bereket? kelimesi için şu açıklamayı yapmaktadır: ?Bereket, bir nesnenin artıp çoğalmasına denir. Bir şeye hayr-ı ilâhinin sübûtuna da bereket denir.? (Bakınız. Kâmûs tercemesi, III, 1044). Dilimizde, bu kökten türetilmiş olan bereketli, mübârek, tebrîk, teberrük ve teberrüken kelimeleri ile Allah bereket versin, bereketini gör, bârekallah gibi duâ ve temenni ifadeleri yaşamaktadır.

Bereket, bir şeyin artıp çoğalması ve insanı mutluluğa ulaştırması anlamına gelir. Esasen hiçbir felsefî ve iktisadî sistemde karşılığı olmayan bu kavram, başka kelimelerle tam olarak karşılanamamaktadır. Bereket kavramını, ancak yine bereket kelimesinin kendisi karşılayabilmektedir. Bu kavram da sadece İslâm inaç sisteminde vardır. Bu mübârek inanç sistemi, dünya hayatının saâdet iksiridir. Bereket, İslâm?da vardır ve ayrıca İslâm?ın kendisi berekettir. Onsuz hiçbir şeyin tadı yoktur. Bereketsiz imân, bereketsiz amel, bereketsiz ilim, bereketsiz makam, bereketsiz mülk, bereketsiz şöhret, bereketsiz unvan ve bereketsiz daha nice imkân ne kadar sıkıcı; bütün bunların bereketli hali ise ne büyük bir saâdettir.

Teberrük ise, bir şeyi bereket ve saâdet vesilesi sayarak almak, vermek ve kullanmak mânasına gelir. Uğur ve bereket saymak, İlâhî hayra hissedar olmak anlamına da gelir. Teberrüken ifadesi de ?uğurlu ve mübârek olarak, bereket konusu ederek? anlamına gelir.

Hz. Peygamber Efendimiz hayatta iken ve vefat ettikten sonra sahâbe-i kirâm, ona ait olan her şeyi teberrüken kullanmış ve saygı göstermiştir. Bu yazımızda biz, yine Hz. Peygamber?in evine misafir olalım ve bu konuyu enine boyuna inceleyelim. Hz. Âişe annemiz anlatıyor:

?Mekkeliler, evlerinde tahtadan yaptıkları karyola üzerinde uyurlardı. Hz. Peygamber, hicretten sonra Ebû Eyyûb el-Ensârî?ye misafir olunca ona: ?Ey Ebû Eyyûb! Sizin karyolanız yok mu?? diye sordu. Ebû Eyyûb da: ?Yok, Yâ Rasûlallah!? dedi. Bundan haberdar olan Es?ad b. Zürâre, Hz. Peygambere ayakları sâc ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş ve hasır ile kaplanmış bir karyola gönderdi. Hz. Peygamber, kendi evine taşınıncaya kadar bu karyolanın üzerinde uyurdu. Mescidin inşaatı ile birlikte kendi evinin yapımı bitince Ebû Eyyûb?un evinden ayrılırken bu karyolayı da beraberinde götürdü. Gündüzün bunun üzerinde oturur, gece de yatağını sererek yatardı. Hz. Peygamber vefatına kadar bu karyolayı korudu.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde bu karyolanın üzerine konularak yıkanıp kefenlenmiş ve bu karyola üzerinde iken cenâze namazı kılınmıştı. Medineliler, ölülerini taşımak için bu karyolayı bizden isterler ve onunla teberrük ederlerdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer?in cenâzesi de onu üzerinde taşınmıştı.? (Belâzürî, Ensâb, II, 181)

Medine?de bu uygulamayı yapanlar, Hz. Peygamber?in dizinin dibinde yetişen sahâbîlerdir. Onlar, bu işlerin câiz olup olmadığını bizden daha iyi bilmekteydiler. Eğer câiz görmeselerdi asla ve kat?a yapmazlardı. Hz. Peygamber?in bazı uygulamaları, onları bu işin cevâzına sevk etmiştir. Bu uygulamalardan bir kaçını zikredelim.

Hz. Enes anlatıyor:

?Hz. Peygamber, Vedâ haccında Minâ?da şeytanı taşlayıp kurbanını kestikten sonra tıraş olmak istedi. Başının sağ tarafını berbere uzattı, o da tıraş etti. Hz. Peygamber, Ebû Talha el-Ensârî?yi çağırarak kesilen saçlarını ona verdi. Sonra başının sol tarafını berbere uzatarak: ?Tıraş et!? buyurdu. Berber, sol tarafını da tıraş etti. Hz. Peygamber, kesilen saçları yine Ebû Talhâ?ya verdi ve: ?Bunları insanlara taksim et, dağıt!? buyurdu.? (Müslim, Hac 326; Türmizî, Hac 73)

Hz. Enes?in bu rivâyetinden, Hz. Peygamber?in ashâbının kendi saç teli ile teberrükte bulunmasına bizzat izin verdiğini öğreniyoruz. Başta Ümmü Seleme annemiz olmak üzere birçok sahâbî Hz. Peygamber?in saç telini teberrüken saklamışlardır. İmâm Buhârî meşhur eseri el-Câmiu?s-sahîh?inde: ?Hz. Peygamber?in vefatından sonra, ashâbının ve daha sonra gelenlerin O?nun zırhı, asâsı, kılıcı, su kabı, yüzüğü, sakal-ı şerifi, ayakkabısı ve kap kacak nev?inden teberrüken sakladıkları eşyalar? ifadesini taşıyan bir başlıkta (IV, 46) fiil kalıbı ile ?yeteberrakü? kelimesini kullanmıştır. İbn Hacer el-Askalânî de el-Metâlibû?l-Âliye adlı eserinde (III, 175) ?et-Teberrükü bi âsâri?s-sâlihîn (sâlihlerin geride bıraktığı hâtıralarla teberrük) adlı bir bâb açarak konu ile ilgili vesikaları sıralamıştır. Bu kaynaklarda, tâ ilk devirlerden itibâren, İslâm dünyasında bir kısım şahıs, eşyâ ve mekânın, teberrük ve tâzim duygusu ile kutlu ve uğurlu sayıla geldiği belgelenmiştir.

?Takdîs? ile ?teberrük?, ?taabbüd? ile ?tâzim? kavramları arasındaki ince ve o ölçüde de hassas olan fark dikkatlerden kaçırıldığı ân, İslâm?ın feyzi ve bereketi, uğuru ve meymeneti, saygısı ve tâzimi ve bilcümle zerâfeti ve letâfeti târ u mâr olup gider. ?Temiz ve pâk olmak? anlamındaki ?Kudüs? kökünden gelen ?takdis?, Yüce Allah?ı ayıplardan, noksan sıfatlardan ve şirkten arındırmaya (tenzih) delâlet eden tâbirlerle anmak ve böylece inanmak demektir.(Kâmus, II, 983,984) Mukaddes de takdîs olunmuş, bütün eksik sıfatlardan arındırılmış, kutsallaştırılmış manâsına gelmektedir. Kısacası bu kökten gelen kelimeler, özellikle ve münhasıran Yüce Allah için kullanılmıştır.

Konunun daha iyi anlaşılması için Hz. Peygamber?in hayatından bir hâtıra ile yazımıza son verelim. Hz. Peygamber?in, hicretten sonra evinde yedi ay misafir kaldığı Ebû Eyyûb el-Ensârî anlatıyor:

?Biz Hz. Peygamber için akşam yemeği yapıyor ve ona gönderiyorduk. Yemeğin kalanını bize geri verdiği zaman ben ve eşim Ümmü Eyyûb onun elinin değdiği yeri uğurlu sayarak ve artan yemekten bereket umarak yerdik. Bir gün yine O?na akşam yemeği gönderdik. Yemeğin içine soğan ve sarımsak koymuştuk. Hz. Peygamber yemeği bize geri verince onun elinin izini bulamadık. Korkarak Hz. Peygambere geldim ve şöyle dedim:

?Ey Allah?ın Rasûlü, anam babam sana feda olsun. Akşam yemeğini geri verdiğinizde, sizin elinizin izini göremedim. Artan yemeği bize her verişinizde ben ve eşim Ümmü Eyyûb senin elinin izini uğurlu ve bereketli sayarak artan yemekten bereket talep ediyorduk.? Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyuruyordu:

?O yemekte sarımsak kokusunu hissettim. Ben, kendisi ile vahiy meleğinin fısıldaştığı birisiyim. Fakat siz onu yiyiniz.? Biz de o yemeği yedik ve ondan sonra Hz. Peygambere o bitkiden yemek yapmadık.?

Dikkat edilirse Hz. Peygamber, Ebû Eyyûb?u yaptığından dolayı kınamamış ve dolayısıyla yapmakta olduklarına cevâz vermiştir. Bu cevâzı nazar-ı itibâra alacak olan bizlerin gözden kaçırmamamız gereken bir inceliği bir daha hatırlatıyorum: Lütfen, Takdîs ile teberrükü, taabbüd ile tâzimi birbirine karıştırmayalım!

Hz. Peygamber ve İsar

İsâr, bir insanın kendi ihtiyacı olsa bile, zarar ve sıkıntılara katlanarak başkasını kendisine tercih etmesi, başkasının ihtiyâcını kendi ihtiyâcından önce düşünmesi demektir. Kerem ve ihsân sâhiplerinin âdeti, îsârda bulunmaktır. Îsârın en güzel örneklerini Hz. Peygamber, daha sonra da onun mübârek sohbetinde yetişen Ensâr ve Muhâcirler göstermiştir. Özellikle Ensâr, Mekke?den gelen Muhâcirlere gönüllerini açmakla bu işin başını çekmektedir. Yüce Allah, onlardan bahsederken şöyle buyurur:

?Muhâcirlerden önce (Medine?yi) yurt edinen ve îmâna sarılan Ensâr, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mümin kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, gerçekten felâha erenler işte onlardır.? (el-Haşr, 59/9)

Sahâbe-i kirâm efendilerimiz, Yüce Allah tarafından takdîr edilen ve beğenilen îsârlarını, hiç şüphesiz Hz. Peygamber?den öğrenmişlerdi. Biz, bu yazımızda, isterseniz sizinle birlikte Hz. Peygamber?in peşine takılalım, onun evine girelim; kendisinin ve annelerimizin îsârlarını görelim.

Sehl b. Sa?d (r.a.) anlatıyor:

?Bir kadın dokuduğu bürdeyi ( hırkayı ) Hz. Peygamber?e getirip verdi ve şöyle dedi:

?Ey Allah?ın elçisi! Bunu giyesiniz diye kendi ellerimle dokudum!?Böyle bir elbiseye ihtiyâcı olan Hz. Peygamber, onu aldı ve evine gitti; sonra da giyinip yanımıza geldi. Bunu gören bir arkadaşımız:

?Bu ne kadar da güzelmiş, yâRasûlallah! Bunu ver de ben giyeyim!? dedi.

Hz. Peygamber de ?Peki! Olur!? dedi. Orada biraz oturduktan sonra tekrar evine döndü. Hırkayı katlayıp adama gönderdi. Bu duruma şâhit olan ashâb-ı kirâm o sahâbîye:

?Hiç de iyi yapmadın. Hz. Peygamber, ihtiyacı olduğu için onu giymişti. Üstelik sen, Efendimizin, kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bile bile istedin.? dediler. O şahıs da:

?Vallâhi ben, onu giymek için değil; kendime kefen yapmak için istedim.? dedi. Daha sonra bu hırka o zâtın kefeni oldu.? (Buhârî, Libâs 18; Edeb 39 )

Hz. Âişe (r. Anhâ) anlatıyor:

Hz. Peygamber bir gün bir koyun kesmiş ve etinin yoksullara dağıtılmasını istemişti. Bir ara, biz âile fertlerine:

?Ondan geriye ne kaldı?? diye sordu. Biz de şöyle cevap verdik:

?Sâdece bir kürek kemiği kaldı.? Bunun üzerine Hz. Peygamber, (Allah rızâsı için yardımda bulunmanın (îsâr) zirvesini gösteren şu ibretli) cevabı verdi:

?Desene, bir kürek kemiği hâriç hepsi bizim oldu!? (Tirmizi, Kıyâmet 33 )

Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor:

?Bir gün sırtına iki çocuğunu almış yoksul bir kadın çıkageldi. Ona üç hurma verdim. O da çocuklarına birer hurma verdi. Öteki hurmayı yemek için ağzına götürmüştü ki, çocukları onu da istediler. Kadıncağız yemek istediği bu hurmayı çocuklarına bölüştürdü. Onun bu tavrına hayran kaldım ve yaptığını Hz. Peygamber?e anlattım. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

?Bu hareketi sebebiyle Yüce Allah, o kadına mutlaka cenneti vermiş veya bu sebeple onu cehenneme düşmekten korumuştur.? ( Müslim, Birr 148 )

Saygıdeğer okuyucularım! Birinci olayda Hz. Peygamber?in, ihtiyâcı olduğu halde, kendisine hediye edilen bir hırkayı ashâbından birisine vermesi, bizim her birimize örnek olmalıdır. Onun ümmeti olarak bizler de çevremizdeki mümin kardeşlerimizi kendi nefsimize tercih edebilmeliyiz. Bilmeliyiz ki, işte bu îsâr, gerçek îmânın alâmetlerindendir.

İkinci olayda Hz. Peygamber?in evinde kesilen bir kurbandan söz edilmektedir. Hz. Peygamber efendimizin hayatını bütün yönleriyle bize anlatan Hz. Âişe annemiz, bu kurbanın bir kürek kemiği hâriç tamamını dağıttıklarını söylemektedir. Hâlbuki o zaman peygamber evinin bu kurbanın etine ihtiyacı vardı. Çünkü orada kalabalık bir nüfus yaşamaktaydı. Ama onlar, kendilerinden daha ihtiyaçlı olanları kendi nefislerine tercih ettiler. Bizim buradan da alacağımız bir hayli ders ve ibret vardır; alabilenlere ne mutlu!

Üçüncü olay hepsinden daha mânidârdır. Hz. Âişe annemiz, iki çocuğu ile bir şeyler istemek için kendi evine gelen yoksul bir kadından söz etmektedir. Îsârı kendilerine şiâr edinen peygamber ehlinin ve peygamber evinin şu anda onlara verebilecek üç hurmaları vardır. Hz. Âişe annemiz, bu hurmaları hemen onlara vermiştir. Çocukların annesi kendi payına düşen bir tek hurmayı yememiş ve onu iki çocuğu arasında pay etmiştir. İşte îsâr budur; annenin, çocuklarını kendi nefsine tercih etmesidir.

Saygıdeğer okuyucularım! İslâm bir dindir, yaşanacak bir dindir. Sâdece anlatılacak ve felsefesi yapılacak bir din değildir. Hayatımıza yansıyacak ve hayatımızı değiştirecek bir dindir. Bu dîni en güzel yaşayan Hz. Peygamber?dir. Dînin en güzel yaşandığı yer de O?nun evidir. Bize düşen, sık sık O?nun evine misâfir olmak ve O?nun yaşantısını yakından izlemektir. Her birimiz, bir sahâbî titizliği ile O?nu takib edecek ve O?na benzemeye çalışacağız.

Hz. Peygamber?in dünyasında yani o güzel saâdet asrında yetişen sahâbîlerin hem hazarda hem de seferde yaşanmış güzel îsâr örnekleri vardır. Sâdece O hayatta iken değil, O?nun vefatından sonra da cereyân eden savaşlara katılan sahâbîlerin, savaş meydanlarında yaşanan çok güzel îsar örnekleri vardır. Bunun en güzel örneği de Yermûk savaşında yaşanmıştır. Yermûk savaşında yaralı bir şekilde yerde kıvranan ve susuzluktan kavrulan Hâris b. Hişâm, İkrime b. Ebî Cehil ve Iyâş b. Rebîa?nın kendilerine verilen suyu, tam içmek üzere iken birbirlerine gönderişleri, nihayetinde de üçünün bir damla su içmeden şehid olarak Yüce Rabblerine kavuşmaları, îsârın ne güzel bir örneğidir. (Bakınız: Hâkim, Müstedrek, III, 270) Böyle bir îsârı tarih bugüne kadar hiç görmemiş, belki de ebediyen göremeyecektir. Bu ibretli olayı MehmedÂkif Ersoy, Safahât isimli şiir kitabın da ne güzel anlatır! Hep birlikte okuyalım!

VAHDET

Huzeyfetü´l-Adevî der ki:

“Harb-i Yermûk´ün ,
Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün.
İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtâl,
Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl,
Mücâhidîn arasından açıldım imdâda,
Ağır yarayla uzaklarda kalmış efrâda.
Ne ma´rekeydi ki, çepçevre, göğsü kanadı yerin!
Hudâ ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin,
Şehîdi çoksa da, gâzîsi hiç mi yok .. Derken,
Derin bir inleme duydum… Fakat, bu ses nerden
Sırayla okşadım sîneler bütün bî-rûh…
Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh.
Dedim: “Biraz su getirdim, içer misin, versem “
Gözüyle “Ver!” demek isterken, arkadan bir elem,
Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti,
“Götür!” deyip bana îmâda ses gelen ciheti.
Ne yapsam içmeyecek, boştu, anladım ibrâm;
O yükselen sese koştum ki: Âs´ın oğlu Hişâm.
Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları;
Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı.
İçirmek üzere eğildim, üçüncü bir kısa “ah!”
Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh!
Hişâm´ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyla bana,
“Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana. “
Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı…
Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk´a son nazarı!
Hişâm´ı bâri bulaydım, dedim, hemen döndüm:
Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm!
Demek bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid…
Koşup hizâsına geldim: O kahraman da şehid. “
***
Şark´ın ki mefahir dolu, mâzî-i kemâli,
Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli!
Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-î îman,
Yaprakları yırtık sürünür yerde, perîşan.
“Vahdet” mi şiârıydı? görün şimdi gelin de:
Her parçası bir mel´abe eyyâmın elinde!

Târihinde mev´ûd-i ezelken “ebediyyet´;
Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!
“Nisyân “a çıkan yolda mı kaldın gümrâh
Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!

Meşrebe (Hz. Peygamber’in Özel Odası)

Hz. Peygamber Efendimiz, Medine?ye hicret ettikten sonra ilk iş olarak, devesinin çöktüğü yerde altı (veya yedi) ay içerisinde bir mescid yaptırdı. Mescidin doğu tarafına da kendisinin oturacağı bir ev yaptırdı. Bu evi yaptırdıktan sonra Mekke?deki eşi Sevde annemizi ve bekar kızları Ümmügülsüm ile Fâtıma?yı Medine?ye getirdi ve bu eve yerleştirdi. Sonradan evlendiği eşleri için de ayrı evler yaptırdı. Yani annelerimizin her birinin ayrı ayrı evleri (Hucurât) vardı. Hz. Peygamber?in, bu evlerin dışında bir de özel odası vardı. Annelerimize âit evlerin sonunda iki katlı olan bir ev daha vardı. Üst üste iki odadan ibaret olan bu evin giriş katı devlet hazinesi olarak kullanılıyordu; üst katı da Hz. Peygamber?in özel odasıydı. Üst kattaki bu odaya hurma kütüğünden yapılan bir merdivenle çıkılıyordu. Hz. Peygamber, kaynaklarımızda adı ?Meşrebe? olarak geçen bu odasında zaman zaman inzivâya (yalnızlığa) çekilir ve kendisi ile baş başa kalırdı. Bir seferinde (Hicretin dokuzuncu yılında) bütün eşleri, hep birlikte ve ağız birliği etmişçesine evde daha çok vakit geçirmesi için kendisine ısrarlı taleplerde bulunduklarında onları kendi hallerine bırakarak bir ay boyunca bu odada kalmıştı. Bu yazımızda sizinle birlikte Hz. Ömer?in arkasına takılacak ve Hz. Peygamber?i bu yalnızlığı esnasında kaldığı şahsına âit özel odasında ziyâret edeceğiz; oradaki eşyasını görecek ve o örnek insanı biraz daha yakından tanıyacağız.

Evet, şimdi Hz. Ömer?i dinliyoruz:

“Bir gün, Rasûlullah (s.a.v)?in Meşrebe?deki zenci hizmetçisi Rabah?ın yanına vardım. Hizmetçi Rabah, Meşrebe?nin alt taraftaki kapısının eşiğinde, Rasûlullah?ın merdiven gibi üzerine basarak çıkıp indiği oyuk bir hurma kütüğüne ayaklarını dayamış olduğu halde oturuyordu. Bu zenci hizmetçiye: ?Ey Rabah! Rasûlullah?tan yanına girmem için izin iste!? diyerek seslendim. Rabah, içeri girdikten sonra geri döndü ve: ?Seni, kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi.? dedi. Ben de dönüp mescide gittim. Vardım ki, minberin çevresinde bir takım kimseler oturmuşlar (Hz. Peygamber?in, eşlerinden ayrılacağı zannı ile) ağlıyorlardı. Orada ben de biraz oturdum. İçimde duyduğum endişe ve üzüntü, beni rahatsız etti, oturamadım; tekrar hizmetçinin yanına vardım. ?Ömer?in içeri girmesi için izin iste!? dedim. Hizmetçi, içeri girdikten sonra geri döndü ve: ?Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi.? dedi. İçimde duyduğum endişe ve üzüntü, beni yendi; bana galebe çaldı. Tekrar hizmetçinin yanına vardım. Sesimi yükselterek: ?Ey Rabah! Rasûlullah?ın yanına girmem için izin iste! Sanırım ki Rasûlullah (s.a.v.), benim, Hafsa için geldiğimi sanıyordur. Vallahi, Rasûlullah (a.s), onun boynunu vurmamı, bana emrederse; boynunu da vururum!? diyerek seslendim. Hizmetçi, içeri girdikten sonra hemen geri döndü ve: ?Seni, kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi? dedi. Bunun üzerine, geri dönüp giderken hizmetçi, beni çağırdı ve: ?Gir, artık izin verdi!? dedi. İçeri girdim, Rasûlullah (s.a.v.)?e selam verdim. Bir de baktım ki, Rasûlullah, bir hasırın üzerine uzanmış, hasırın büklümlerine de yaslanmış, öylece duruyor. Hasırın büklümleri, böğründe izler yapmıştı. Hasırla vücudu arasında bir şey (bir döşek) de bulunmuyordu. Başının altında, içine hurma lifi doldurulmuş, yüzü meşin bir yastık vardı. Ben oturunca Rasûlullah, (izârını) elbisesini üzerine çekti; zaten üzerinde ondan başka bir şey de yoktu. Rasûlullah?ın odasına göz gezdirdiğim zaman gördüm ki, bir avuç veya biraz fazla arpa, ayaklarının yanına da onun kadar (deri tabaklanmasında kullanılan) karaz (selem ağacı posası) dökülmüş. Başucunda ise, tabaklanması henüz tamamlanmamış bir posteki (kullanılmaya hazır olmayan deri) asılı.

Rasûlullah?ın böğründeki hasır izlerini görünce, gözlerimin yaşını tutamayarak ağlamaya başladım. Rasûlullah, bana: ?Ey Hattab oğlu Ömer! Niye ağlıyorsun?? diye sordu. Ben de: ?Ey Allah?ın Peygamberi! Ben, niye ağlamayayım ki? Üzerine uzandığın şu hasır, senin böğründe izler yapmış! Şu da, senin yatıp kalktığın tamtakır odan ki, içinde görebildiğim birkaç şeyden başka eşya yok. Vallahi, çok iyi biliyorum ki, Sen, Allah katında Kisrâ ve Kayser?den daha şerefli ve kıymetlisindir. Hâlbuki ey Allah?ın Rasûlu! Kisrâ ve Kayser, bulundukları refah yaşantı içinde dem sürüyor, nimetler ve nehirler içinde yüzüyorlar. Sen ise, ya Rasûlallah! Görmüş olduğum yerde şu haldesin. Sen ki, Allah?ın Rasûlü ve en seçkin kulusun. Hal böyle iken, işte odan bomboş!? dedim.

Bunun üzerine, Rasûlullah, bana ?Ey Hattab oğlu Ömer! Sen, dünyanın onlara, âhiretin de bize âit olmasına razı değil misin?? diye sordu. Ben de: ?Evet, razıyım!? dedim. Rasûlullah: ?Öyle ise, bu iş böyledir, böyle olacaktır.? buyurdu.

?Ya Rasûlallah! Bari Allah?a duâ et de ümmetine geçim bolluğu versin. Allah?a ibâdet etmezlerken, Allah onlara (Gayr-i Müslimlere) geçim bolluğu vermiştir.? dedim. Ben böyle söyleyince, Rasûlullah doğrulup oturdu ve ?Ey Hattab oğlu Ömer! Yoksa sen şüphe içinde misin? Onlar, payları ve nasipleri dünya hayatında tez elden verilip geçiştirilen birer kavimdir.? buyurdu. ?Öyle ise, ya Rasûlallah! Benim için Allah?tan mağfiret dile!? dedim.?

Hz. Ömer, Hz. Peygamberle olan konuşmasının devamında eşlerinden ayrılmadığını öğrenmiş ve bu sevinçli haberi hemen mesciddeki Müslümanlara ulaştırmıştı. Biz, bu yazımızda okuyucularımıza işin o tarafını değil de Hz. Peygamber?in zühdünü (dünya hayatına değer vermeyişini) göstermek istiyoruz. Evlerini mobilya mağazasına ve çeyiz dükkânlarına çevirenler, oturup çok düşünsünler. Bu yanlışlarının ve israflarının hesabını nasıl verecekler?

Lütfen! Öbür dünyada hesabını veremeyeceğiniz işler yapmayın! Akıllı olun!

Bir “Yusuf Usta” Yazısı

Köyümüzün eski insanları birer lakapla ve kendi emeklerinin sıfatları ile çağrılırdı. Tahsin Helfe, Molla Fehret, Ahmet Pehlivan, Kamil Ağa, Ahmet Usta, Eşref Usta, Demürci(gilin) Ahmet vb. (Allah hepsine rahmet etsin).

Sonra ustalar vardı. Demir ustası, değirmen ustası, duvar ustası, teker ustası, vb. Sonra Muhtar, İmam, Hoca, Bekçi sıfatları oldu. İmam Hoca mesela. Hem imam, hem hoca. Galiba İmam resmi görevini hoca bilgi düzeyini ifade ediyordu.

Sonra askerlik sıfatları çavuş, onbaşı.

Hacılar, hafizler çoktu. Sonra İmam özel birinin adı olmaktan çıktı. Köyümüzden elhamdulillah çok imam müezzin yetişti. Öğretmen de öyle. Sonra diğer görevler geldi.

Demem o ki, devir değişti. Artık el emeği, ustalığı, mahareti olan ve her yiğidin lakabı olduğu köyümüz/köylümüz yerini düz insanlara bıraktı/bırakıyor yavaş yavaş.

Merhum Yusuf Usta “ula haciiii, üç kişi kaldık, üç” demişti. Artık o üç kişi de kalmadı.

Helfeler, Mollalar, Ustalar birer birer çekildi/çekiliyor dünyamızdan. Fakirleşiyoruz farkında olmadan. Kültür fakiri oluyoruz.

Yusuf Usta mesela:

Yusuf ustanın dingi vardı: Bulgur çağının insanları idi onlar. Önce bulgur pilavını sevmez olduk, elimizle yaptığımız bulguru terk ettik, aşlamalık, gendime, kavut, herle ve diğerlerini terk ettik tek tek. Bunların yerine satın aldığımız pirinç geldi. Ağzımızın tadı değişti. Sonra ding öldü.

Yusuf ustanın değirmeni vardı. Kırmızı buğday, beyaz buğday, kılçık, topbaş, krik, vb. her türlü buğday ekilirdi. Hepsinin arazisi tarlası, hergi, mıntıkası başkaydı. Ne, nerede güzel olur, bilinirdi. Zaten çavdar ve arpa ekmeğine biz yetişememiştik. Önce bir ziraatçi geldi köyümüze. Güya daha fazla ürün alacaktık. Ama gel gör ki güzelim buğdaylar yerini tek bir türe “ziraat buğdası”na terk etti. Sonra onu da sevmedik. Mehendis, patatesimizi ilaçladı. Böcek nedir tanımazdık, böcek oldu. Çuval unu, beyaz un, birinci un alıp yemeye başladık. Ekmeğimizin rengi açıldı, amma özünü yani tadını kaybettik. Buğday öldü, öküz öldü. Herekeşlik bozuldu. Sonra değirmen öldü.

Yusuf Ustanın demirci dükkânı vardı mesela: Bıçak yapardı. Balta, kazma, kürek her türlü tarım aleti. Tarım öldü. Kimse artık hark çıkarmıyor. Sonra Demirci dükkânı evrimleşti, değişti.

Yusuf Ustanın evinin etrafında süddamı da vardı. İnek ürünü sarıyağı, cilpeyniri, yoğurdu ayranı, loru orada yapılırdı. İnek öldü. Sarıyağ kalp çarpıntısı yaptı. Ayran sunileşti. Yoğurt bakkallaştı. Altmışlık yetmişlik, babalarımız dedelerimiz süddamını inatla sürdürüyorlar, şehirlerdeki biz çocuklarına peynir yollamak için. Belki eski dünyanın tadını unutmayalım diye. İnadına sürdürüyorlar. Şükür henüz ölmedi. Ama süddamı da can çekişiyor.

Köyün sanatkârane yapılmış balkonu onundu. Yeşil boyalı ve süsleme, ağaç oyma kemerli Balkonda asılı duran av keçisinin boynuzları hep enteresan gelirdi. Sonra balkon ve ambar da zamanla karardı.

Yusuf Usta, dedemin iyi arkadaşıydı. Bana hep dedemle olan dostluklarını anlatırdı. Ben de gördüğümde elini öperdim. Yusuf Usta ve daha başka büyükler dedemin evinde Karagöz, Hacivat dinler; Muhammediye, Fuzuli okurlardı. Dostluk vardı. Şimdi insanlar nerde o eski dostluklar diyor. Demek ki sonra dostluk da öldü.

Öküz öldü, inek öldü, guy öldü, kızılpeynir öldü, herekeşlik öldü. Degirman öldü, ding öldü.

Baktı Yusuf Usta, ne var ne yok hayatında, hepsi ölmüş. Eee, Yusuf Usta durur mu?

Takdir yetişti, ecel geldi, Yusuf Usta da öldü.

(Yusuf Usta’ya Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, yakınlarının başı sağ olsun.)

Adiy b. Hatem ile Onun Evindeyiz

Adiy b. Hatim ile Hz. Peygamber’in Evindeyiz

Tay Kabîlesi, İslâm?dan önce Arap Yarımadası?nın orta yerlerinde yaşayan bir kabîleydi. Kabîlenin reîsi Hâtim, çevresinde cömertliği ile meşhurdu. Onun cömertliği, Araplar arasında darb-ı mesel haline gelmiştir. Hâtim?in babası Abdullah, oğlu henüz çocukken ölmüş; Hâtim?i zengin ve cömert olan annesi yetiştirmiştir. Annelerin çocuklar üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Cömertliği dillere destan olan ve aynı zamanda şâir ve dîvân sahibi olan Hâtim ile alakalı Araplar, Farslar ve Türkler arasında dilden dile nakledilen çok menkıbeler vardır. Hâtim, menkıbelerde İslâm?dan önceki mert ve cömert Arap erkeği tipinin ideal örneğini temsil eder. İslâm Târihi kaynaklarından onun cömertlik, müsâmaha, tevâzu, sadâkat, iffet ve vefâkarlık gibi faziletlerle temâyüz etmiş bir insan olduğu; şarap içmeyi ve ahlâksızlığı haram saydığı, Tay kabîleleri arasında yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlığı kabul etmediği ve atalarının dinine sâdık kaldığı öğrenilmektedir. Bu kadar güzel özelliklere sahip olan Hâtim, İslâm?a yetişemedi. Hz. Peygamber?in doğumundan yedi yıl sonra, 578 yılında vefat etti. Ölümünden sonra kabîlenin reisliğini oğlu Adiy devam ettirdi.

Adiy, gerçeği bulma konusunda bir arayış içinde olduğu için, atalarının dinini terk edip Hıristiyanlık dinini benimsemişti. Bu dinin bölgedeki merkezi sayılan Şam?daki Hıristiyanlarla iyi bir diyalogu ve dostluğu vardı. Hz. Peygamber?in, hicretten sonra Medine?de kurduğu İslâm Devleti?ni ve bu devletin faâliyetlerini iyi takip ediyordu. Kendisi Müslüman olmamıştı; olmaya da niyeti yoktu. İslâm Devleti?nin giderek güçlenmesinden ve genişlemesinden endişe ediyordu. Medine?de olup bitenlerden haberdar olmak için, Medine?de bir câsûs bulunduruyor ve bu câsûstan aldığı habere göre hareket ediyordu. Kabîle reîsi Adiy?in mutaassıp bir Hıristiyan ve amansız bir İslâm düşmanı olmasına rağmen, kabîlenin içinde puta tapanlar da vardı. Puta tapan insanlar da reisleri Adiy gibi amansız İslâm düşmanıydılar. Hz. Peygamber Efendimiz, hicretin dokuzuncu senesinin Rebîülâhir ayında (Temmuz 630) bu kabîlenin insan şeklinde yapılmış olan putu Füls?ü yıkmak için Hz. Ali?yi elli atlı ve yüz develiden oluşan bir askerî birlikle oraya gönderdi. Adiy, Medine?deki câsûsundan Hz. Ali?nin kendi kabîlesi üzerine geldiği haberini alınca nefessiz bir şekilde Şam?a kaçtı.

Hz. Ali, Ensâr?ın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir askerî birlikle Tay kabilesinin topraklarına girdi. Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emir gereği Füls isimli putu yıktı. Adiy?in nerde olduğunu öğrenmek ve kendisini Medine?ye getirebilmek için Hz. Ali, bu kabîleden bir kısım insanları esir alıp Medine?ye getirdi. Bunların içerisinde Adiy?in kız kardeşi Seffâne de vardı. Seffâne, kendisini savunabilecek bilgi, birikim, kültür ve cesârete sahipti. Medine?ye gelince Hz. Peygamber?in huzuruna çıkıp kendisini şöyle savundu.

?Yâ Muhammed, beni serbest bırakmanı ve Arap kabîlelerinin başıma gelenlere sevinmelerine fırsat vermemeni istiyorum. Çünkü ben, bildiğiniz gibi Tay kabîlesinin eski reisinin kızıyım. Babam, ırz ve nâmusu korur, esiri salıverir, açları doyurur, çıplağı giydirir, misâfiri ağırlar, yemek yedirir, herkese selâm verirdi. Kendisinden istek ve dilekte bulunanları boş geri çevirmezdi. Evet, ben, işte böyle birinin, Tay kabîlesinin eski reîsi Hâtim?in kızıyım.? Hz. Peygamber, Seffâne?nin bu konuşmasını dinledikten sonra kendisine şöyle dedi:

?Senin bu anlattıkların, gerçek müminlerin vasıflarıdır. Eğer baban inananlardan olsaydı, ona mutlaka rahmet okurduk, kendisi için istiğfarda bulunurduk.? Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber, Seffâne?yi âzâd edip hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber?den böyle bir iyilik gören Seffâne de kendi gönül rızası ile Müslüman oldu. Hz. Peygamber, onu sadece âzâd etmekle kalmayıp, kendisi ile yakından ilgilenerek her türlü ihtiyacını karşıladı. Kardeşi Adiy?i bulup getirmesi için istediği her şeyi de ona verdi. Peygamberimiz özellikle Adiy ile karşılaşmak ve onu İslâm?a dâvet etmek istiyordu. Seffâne?yi, kendisi gibi âzâd edilen, kabîlesine mensup yakınları ve güvenilir kişilerle birlikte ağabeyinin yanına, Şam?a gönderdi. Şam?a giden Seffâne, ağabeyine şunları söyledi: ?Vallahi, ben, senin bir an önce gidip Muhammed?e katılmanı isterim. Eğer, kendisi gerçekten bir peygamber ise, ona tâbi olmakla başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer, bir hükümdarsa, onun sayesinde saltanatını yeniden elde eder; hor ve hakir bir duruma düşmezsin. Artık, karar senindir.?

Kız kardeşinin bu güzel sözlerini dinleyen Adiy, ona şöyle dedi: ?Vallahi, sen, doğru söyledin; isâbetli fikir beyan ettin. Ben de senin sözünü dinleyecek ve bu zâta gideceğim. Şâyet O, bir yalancı ise bana zarar veremez. Eğer, doğru birisi ise onu da anlarım. Söylediklerini dinlerim; kendisine tâbi olurum.? Adiy, yapılan istişârelerden sonra âilesi ile birlikte yola çıktı ve Medine?ye geldi. Medine?ye gelmesini ve Hz. Peygamber?in huzuruna çıkmasını bizzat kendisi şöyle anlatır:

?Ben, Medine?ye geldiğimde halk beni görünce tanıdı ve: ?Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim!? demeye başladılar. O sırada Hz. Peygamber, mescitteydi. Yanına varıp selâm verdim. ?Sen, kimsin ?? diye sordu. ?Adiy b. Hâtim !? dedim ve elimi kendisine uzattım. Şam?dan Medine?ye kadar, ona uzatacağım eli tutacağı ve böylelikle beni şereflendireceği umuduyla yol almış ve işte şimdi de elimi ona uzatmıştım. Derken, elimi tuttu ve kendisiyle musâfaha yaptık. Çok duygulandım.?

Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul etmesini şu şekilde anlatır:

?Hz. Peygamber?in mescidini, mescitteki arkadaşlarını, cemâatini ve onun, cemâati ile olan münâsebetini görünce anladım ki, onda ne Kisrâ?nın saltanatı var, ne de Kayser?in. Beni tanıdıktan ve benimle musâfaha yaptıktan sonra ayağa kalktı ve beni evine dâvet etti. Aslında ben de evine dâvet edilmemi ve oraya götürülmemi bekliyordum. Tam da beklediğim gibi oldu. Mescitten çıkıp eve giderken, yaşlı ve zayıf bir kadın geldi önümüze; yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Hz. Peygamber?in durmasını ve kendisi ile ilgilenmesini istedi; o da durdu. Kadın, sıkıntısını dile getirip Hz. Peygamber?den bir şeyler istedi. Hz. Peygamber, onlarla uzun uzun konuştu; kendileri ile birlikte gidip işlerini gördükten sonra tekrar benim yanıma geldi. İçimden kendi kendime: ?Vallâhi, bu zat, hükümdâr değildir.? dedim. Yanıma geldikten sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Birlikte içeri girdik. Eline, içi hurma lifinden doldurulmuş bir minder aldı ve benim altıma serdi. ?Bunun üzerine otur!? dedi. Ben: ?Olmaz efendim, buyurun siz oturun!? dedim. Hz. Peygamber: ?Hayır, siz oturacaksınız!? dedi. Minderin üzerine ben oturdum; kendileri kuru yere oturdular. İçimden kendi kendime: ?Vallâhi, bu, hükümdâr işi değildir.? dedim. Ben mindere, kendisi de kuru yere oturduktan sonra Hz. Peygamber bana: ?Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve selâmete er!? dedi. Ben de: ?Ben, dindarım; benim bir dinim var.? dedim. Dâvetini tekrarladı ve: ?Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve selâmete er!? dedi. Ben de: ?Ben, dindarım.? dedim. Üçüncü kere: ?Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol da selâmete er!? dedi. Ben de: ?Ben, dindarım; benim bir dinim var.? diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: ?Ben senin dînini senden daha iyi bilirim.? dedi. Ben de: ?Demek, sen, benim dinimi, benden daha iyi biliyorsun ha?? dedim. Hz. Peygamber: ?Evet!? dedi ve bunu iki veya üç kere tekrarladı.

Adiy b. Hâtim, Hz. Peygamber?in, karşılıklı konuşmayı şöyle sürdürdüğünü anlatır: ?Söyle Adiy! Sen, bir Rekûsî (Hıristiyanlıkla Sâbiîlik karışımı bir dînin mensuplarından) değil misin?? Ben de: ?Evet!? dedim. ?Sen, kavminin başkanı değil misin?? dedi. Ben de: ?Evet!? dedim. ?Sen, ganimetin dört de birini almıyor musun?? dedi. Ben de: ?Evet, alıyorum.? dedim. ?Bunu almak, senin dînine göre sana helâl değildir.? dedi. Hz. Peygamber, böyle deyince çok mahcûb oldum. ?Evet, öyledir; dediğiniz gibidir.? dedim ve anladım ki, O, Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğu için her şeyi biliyor. Hz. Peygamber, beni utandırmamak için bu konunun üzerinde fazla durmadı, konuyu değiştirdi ve bana şöyle dedi: ?Ey Adiy! Sen, niçin kaçıyorsun? Ne diye kaçıyorsun? Sorarım sana, Allah?tan başka bir ilâh var mı?? Ben de: ?Hayır! Yoktur.? dedim. ?Peki, sen, Allâhu ekber (Allah en büyüktür) demekten mi kaçıyorsun? Yüce Allah?tan daha büyük bir şey var mı?? dedi. Ben de: ?Hayır! Yoktur.? dedim. Daha sonra Hz. Peygamber, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Biliyorum, senin bu dîne girmene engel, ?Bu dîne sadece insanların zayıf ve güçsüzleri giriyor. Araplar, onları kısa zamanda yok ederler.? diye düşünmendir. Vallâhi, çok sürmez, Müslümanlarda mal, zenginlik ve servet o kadar bollaşacak ki, mallarının zekâtını verecek kimse bulamayacaklar. Belki de senin, bu dîne girmene, onların düşmanlarının çok ve kendilerinin ise sayıca az olduklarını görmen, engel oluyordur. Vallâhi, çok sürmez, bir kadının, Kâdisiye?den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp Kâbe?yi ziyâret edeceğini ve bu yolculukta Allah korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını da işiteceksin.? Bu arada Hz. Peygamber bana: ?Sen, Hîre?yi biliyor musun?? diye bir soru sordu. Ben de: ?Gitmedim, orayı görmedim, ama varlığını biliyorum.? dedim. ?Allah?a yemin ederim ki, çok yakında Yüce Allah, bu işi (İslâmiyet?i) tamamlayacaktır; hatta Kisrâ b. Hürmüz?ün hazineleri bile ele geçirilecektir.? dedi. Ben, heyecanla: ?Kisrâ b. Hürmüz?ün hazineleri mi?? dedim. ?Evet, Kisrâ?nın hazineleri!? dedi. Ben, tekrar heyecanlı bir şekilde: ?Kisrâ b. Hürmüz?ün mü?? dedim. ?Evet, evet, Kisrâ?nın hazineleri!? dedi ve şöyle devam etti: ?Hîre?den deve üzerinde hâmîsiz (koruyucusuz) olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da, Kâbe?yi tavaf edecektir. Belki de, senin bu dîne girmene, devlet ve saltanatı Müslümanlardan başkasında görmen, engel oluyordur. Allah?a yemin ederim ki, çok yakında, Bâbil ülkesinin beyaz köşklerinin de Müslümanlara açılacağını işiteceksin!? Hz. Peygamber, böyle deyince daha dayanamadım ve Müslüman oldum. Müslüman olduğumu îlân edince Hz. Peygamber?in yüzünün ay gibi parladığını ve çok sevindiğini gördüm. Kendi evinde yaptığımız karşılıklı konuşmalardan sonra Müslüman olduğumu gören ve buna çok sevinen Hz. Peygamber, bundan sonra Ensâr?dan (Medine?nin yerlilerinden) birine misâfir olmamı istedi. Ben de Medine?de kaldığım müddetçe sabah, akşam Hz. Peygamber?in evine gidip gelmeye başladım. Hz. Peygamber bana İslâm dînini öğretti. Namazı vakitleri içinde ve zamanında nasıl kılacağımı târif ederek ve göstererek öğretti.?

Adiy b. Hâtim, Medîne?de kaldığı müddet içinde Hz. Peygamber?e birçok soru sordu ve bunların cevaplarını aldı. Kabîlesinin yaşadığı yerdeki insanlar, daha çok avlanarak geçindikleri için, onun sorularının çoğu da av ile alâkalı sorulardır. Hadis kaynaklarımızda bu sorular ve cevapları vardır. (Bakınız: Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 257; Buhârî, Zebâih, 2, 7-10; Müslim, Sayd, 2-7)

Sevgili okuyucularım!

Bu yazı boyunca hepimiz birlikte Hz. Peygamber efendimizin dünyasında gezdik. O?nun şehrine, mescidine ve evine uğradık; onunla birlikte olduk. Şimdi de bu yazıdan kendimize bazı dersler ve ibretler çıkaralım:

DERSLER VE İBRETLER

1-) Hz. Peygamber efendimizin evini gördünüz. Bu güzel evin bizim evlere benzeyip benzemediğine sizler karar veriniz. Kaynaklarımızda, bu güzel evin annelerimizden hangisine âit olduğuna dâir bir bilgi bulamıyoruz. Ama bildiğimiz bir gerçek var ki, o da, annelerimizin hepsinin evlerinin bu şekilde olduğudur. Gördüğünüz gibi, evin bir minderden başka eşyası yok; tabanı da toprak. Bizim evlerimiz ise eşyalarla dolu. Hem de işe yaramayan eşyalarla doldurmuşuz evlerimizi. Evlerimizin içi dolu ama bizim içimiz boş, kalbimiz boş, kafamız boş, gönlümüz boş. Evlerimizi değil, gölümüzü dolduracaktık; yanlış yapmışız. İnşâallalah, yakın zamanda bu yanlışı düzeltiriz.

2-)Hz. Peygamber, kabîle reîsi olan Adiy?e özel muâmele yapıyor ve onu evine dâvet ediyor. Zâten onun beklentisi de böyleymiş. Hz. Peygamber de onun beklentisini yerine getiriyor ve ilk anda gönlünü fethediyor. Evinde bulunan tek minderini misâfirinin altına seriyor ve gönlünü kazanmaya devam ediyor. Sonra da çok nâzik ve medenî bir şekilde misâfirini İslâm?a dâvet ediyor. Biz Müslümanlar da evimize gelen misâfirlerimize Hz. Peygamber efendimiz gibi davranmalıyız.

3-)Misâfirini İslâm?a dâvet eden Hz. Peygamber, önce dâvetini iletiyor sonra da onu dinliyor, ona konuşma ve kendini savunma hakkı veriyor. Sonra da ona konuşmalarının ve savunmalarının tutarsız olduğunu söylüyor. Adiy, kendi bâtıl dîninin Hz. Peygamber tarafından kendisinden daha iyi bilinmesi karşısında sıkışıp kalıyor. Baştan beri etkisinde kaldığı olayların yönlendirmesi, Hz. Peygamber?in kişiliği ve güzel konuşması neticesinde Müslüman oluyor ve kurtuluyor.

4-)İslâm?da nihâi hedef, iktidar olmaktır, yani Allah?ın dînini, Allah?ın arzına hâkim kılmaktır. Biz Müslümanların en başta gelen görevi, İslâm?ı yeryüzüne yaymak ve onu iktidar yapmaktır. Çünkü İslâm?ın iktidar olmadığı dünyada kan, gözyaşı, anarşi, zulüm, açlık, sefâlet, ahlaksızlık ve her türlü olumsuzluk vardır. İslâm gelecek dertler bitecek. Gördüğünüz gibi Peygamber efendimiz, bir kabîle reîsi olan Adiy?i İslâm?a dâvet ederken, bu dînin, yakın zamanda iktidar olacağına ve bu sûretle dünyaya huzurun hâkim olacağına vurgu yapmıştır. Bir de şuna iyi dikkat edelim ki, Hz. Peygamber efendimiz, insanları İslâm?a dâvet ederken onların anlayış seviyelerine ve meşgûliyet alanlarına göre konuşurdu. Bir kabîle reîsi olan Adiy?in, İslâm?ın, gelecekte büyük ve güçlü bir iktidârının olacağını Hz. Peygamber?in ağzından duyması kendisi açısından önemli bir haberdir. Biz de insanlarla konuşurken Hz. Peygamber Efendimizin bu sünnetine uyalım. İslâm?ı anlatırken onların seviyelerini ve beklentilerini nazar-ı îtibâra alalım.

Sevgili okuyucularım!

Biz, müminiz ve müslümanız elhamdülillah. Rabbimiz Yüce Allah, peygamberimiz de Hz. Muhammed Mustafa?dır. Bizim ibâdetimiz, yaşantımız, İslâmî hizmetlerimiz, her şeyimiz Allah?ımızın istediği gibi ve bir de sevgili Peygamberimizin yaptığı gibi olmalıdır. Her konuda olduğu gibi çevremizdeki insanları İslâm?a dâvet derken de Hz. Peygamber efendimizi örnek almalıyız. Kime nasıl davranacağımızı, kime neyi nasıl söyleyeceğimizi ondan öğrenmeliyiz. Kendi dînimizi iyi bildiğimiz gibi, İslâm?a dâvet ettiğimiz şahsın dînini ve dünya görüşünü de iyi bilmeliyiz. İnsanları İslâm?a dâvet ederken çok nâzik olmalı ve hiç kimsenin kalbini kırmamalıyız. Evlerimizi İslâmî hizmetlere açmalı ve bu sûretle hânelerimize gökten rahmet ve bereket yağmasını sağlamalıyız.

Müslüman olduktan sonra, Medine?li Müslümanlardan birisine misafir olan Hz. Adiy, sabah namazında Hz. Peygamber?in mescidine gelir, yatsı namazından sonra çıkar giderdi. Vaktini mescitte ve Hz. Peygamber?in evinde geçirirdi. Medine?de kaldığı zaman zarfında Hz. Peygamber?den İslâm?ı çok iyi öğrendi. Sonra da Hz. Peygamber onu, tekrar kendi kabîlesine reîs olarak tayin etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen Müslüman olmasını ve Medine İslâm Devleti?ne karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmesini sağladı. Böylece, kabîlesine âit vergileri devlete tam ödemekle meşhur bir sahâbî vasfını kazandı. Arap kabîlelerinden birçoğunun İslâm?dan döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir?in devlet başkanlığı döneminde, kabîlesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi, vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da Irak?ın fethine ve Kâdisiye savaşına katıldı. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali?nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine sebep olduğu için Hz. Ali?ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel savaşında bir gözünü ve oğlu Muhammed?i kaybetti. Diğer oğlunu da Hâricîler öldürdü. Irak?ın fethinden sonra Kûfe?ye yerleşti ve orada vefat etti.

Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan Adiy, babası Hâtim gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabîle reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakterini oluşturmuştu. Hz. Ömer, onun vefakâr ve sâlih bir insan olduğunu söyler. Aralarında cereyan eden bir hatıra şöyledir.

Hz. Ebû Bekir?in vefatından sonra Hz. Adiy, yeni halife olan Hz. Ömer?e bey?atını (bağlılığını) sunmak için Medine?ye gelir. Bey?atını sunduktan sonra: ?Sanırım ki, beni tanıyamadınız ey müminlerin emîri!? der. Hz. Ömer de: ?Seni, nasıl tanımam?? der ve şöyle devam eder: ?Rasûlullah (s.a.v)?in yüzünü ağartan, aydınlatan zekât, senin kabîlen olan Tay kabîlesinin zekatıydı. Ben, seni çok iyi tanırım ey Adiy! Başkaları, inkâr ettikleri zaman, sen iman etmiştin. Başkaları, arkalarını dönüp gittikleri zaman, sen ahde vefâkârlık göstermiştin.? Halifenin bu sözleri üzerine Adiy de: ?Bana, bu kadar iltifâtın yeter ey müminlerin emiri! Bu, bana yeter!? diye mukabelede bulundu.

Adiy b. Hâtim der ki: ?Rasûlullah (s.a.v.)?in gelecekle ilgili verdiği üç haberden ikisinin geçekleştiğini gördüm. Üçüncüsü de muhakkak gerçekleşecektir. Bâbil ülkesindeki beyaz köşklerin fethedildiğini gördüm. Bir kadının, Kâdisiye?den devesinin üzerinde korkmadan yola çıkıp Kâbe?ye kadar geldiğini ve haccettiğini de gördüm. Yüce Allah?a yemin ederim ki, üçüncü haber de yakında gerçekleşecek, mal ve servet öyle bollaşacak ki, onları zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır.?

Hz. Peygamber efendimizin Adiy?e verdiği üçüncü haber de Emevî halifelerinden Ömer b. Abdilaziz zamanında gerçekleşmiş, Müslümanlar zekâtlarını verecek yoksul bulamamışlardır. Biz, İslâm?ı hakkıyla yaşasak bugün de durum aynı şekilde olur. Ama biz yaşayamıyoruz veya yaşamak istemiyoruz, ağzımıza gözümüze bulaştırıyoruz bu güze dîni. Bu sebepten dolayı, dünyamızı da ahretimizi de berbâd ediyoruz. Aslında kendimize yazık ediyoruz. Âh bir anlayabilsek kendimize yazık ettiğimizi! Öyle zannediyorum ki, anlayacağız inşâallah! Hz. Peygamber?in evinde yapılan sohbetleri dinleye dinleye anlayacağız inşâallah! Evet, bizden ayrılmayın!

Sohbetlere iyi kulak verin emi!

Son Şaşurt

Sabah erken saatte kalkıp ot kaldırmaya gitmek yaz aylarının en zor işlerinden biridir. Hele ot kaldıracağın çayır Anzevel ise ya da Köşmek, Nohralı veya Musanın çukurları ise gerçekten çekilmez olur. Hele Musanın çukurları, aman Allah?ım; geceyi orada geçirmen gerek? Bir de çıkarsın o tepelere ki, tin yok? bu tin de öyle bir şey ki her gün olmuyor. .. olduğu sabah kaçırmayacaksın?

Ciresin derede bir motor(traktör) yakaladıysan senden şanslısı yok. En azından Hargın başına kadar gidersin. Eğer şansın yaver giderse ta çayırına kadar yorulmadan ve tin kalkmadan motor seni götürür.

Anzavele gitmek için yola çıkmıştım o sabah? Cirese geldiğimde bekleyen biri vardı bana da bekle motor geliyor dedi. ?Sabah sabah Allah yüzümüze baktı.? diyerek bekledim, birazdan sabahın mahmur sessizliğini yırtarak geldi motor.

Bizi de aldı ve yola revan olduk. Karıncalık dereyi geçince motorcu, önümüzde ilerleyen leçekli bir kızcağızı motora almak için yavaşladı. Motorcunun ısrarına rağmen leçeği yüzüne çekip binmeyeceğini işaretle anlattı ve arkasını döndü.

Motorcu, içine derin bir sızı girmiş gibi içini çekti ve, ?kala kala bu kaldı şaşurt olarak.?dedi.

Evet, ?son şaşurt?; ileride giden ve geriden gelen yoktu. Yanında da ne yareni vardı, ne de bir ?baculuğ?u.

?Yılların bütün yükünü, bütün çelmeklerini, bütün ağıllara taşıyordu. Bütün habkesler onu bekliyordu.

Çoban Osmanlar onun için çalacak tulumlarını, onun sürülerini otlatacaklar.

Meleşen kuzuları o okşayacak; annelerinin altına eheleyecek.

Son şaşurt?

Bütün analar onu kaldıracak nazlı uykusundan. Nazlı nazlı kalkacak ?azcık daha? diyecek. ?Gün doğacak, çoban beklemez? itirazlarıyla yarı uykulu gözlerle; yarı yolda kalan rüyalarından tutunarak düşecek yollara tek başına.

Tek başına yenecek sabahın gri uykusunu.

Tek başına karşılayacak Ağustos güneşinin doğuşunu.

Sabah çayını hazırlayan çobanın da beklediği işte o. Bütün şaşurtları bekler gibi?

Şaşurt ne kadar erken gelirse gelsin çoban için geç kalınmıştır. Onun için homurdanır çoban; ?Hele çabuk ol, evle oldi?

Bütün koyunların, kuzuların, keçilerin beklediği de o. Bir an evvel ağıldan kurtulup dağların özgür yamaçlarına vurmak isterler kendilerini.
Bütün koyunları sağacak, koyunlarla dertleşecek, kuzularla söyleşecek?
Kuzuları anneleriyle son kez buluşturacak.

Mor koyunun kuzusuna tekrar tekrar bakacak, anasından ayırmak istemeyecek onu. Çünkü o çobanın en son müjdesi?

Analar inekleri sağmış yol gözetmekteler. Bir ellerinde süt dolu çelmek, diğer elleri kaş üzerinde, ağıldan gelen yola dikilmiş. Ahırın önünden ayrılırken bir taraftan da dırdırlanır; ?oyalanuuur?

Süddamında bekleyen analara ulaştırır sabah sütünü, dağda otlayan koyun sütünü?

Şaşurt daha ekin biçmeye gidecek, Ziyaret düzüne, Köşmege, Gedüge ya da Hüsüpense?

Bütün babalara deste yetiştirecek?

Tek başına zamanı donduracak, dağları kuşatan türküler yakacak ekin biçerken. Türküsüne dağlar seda verecek.

Biçinden sonra erken dönüp, tekrar, akşam için ağılın yolunu tutacak.

Menekşeli bayırlarda, sümbül kokan çayırlardan süt taşıyan koyunlarına; ağıla gidecek.

Akşamın yorgunluğuna inat daha neşeyle gidilir ağıl yolunda?
Seyrangahtır ağıl başı?
Bayram yeri gibidir.
Çobanın keyfi yerindedir. Çalar tulumu oynatır kızları ta akşam alacasına kadar.
Son şaşurt oynar bütün kızlar yerine?
Sonra yol boyu türküler çağıracak; Duzhanadan Cirese uzanan kızlar sürüsü adına?

Bütün delikanlılar yollara dökülecek, o geliyor diye, muhtar korkusundan mısırların içinden, değirmenin önünden gelen yolu gözleyecekler.?

Motor Karaotluğa tırmanırken ben düşten uyanıyorum.

Bakıyorum son şaşurt çarkın önüne gelmiş, tek başına? Bütün kızların yollara döktüğü sevdalara içten içe ağıt yakarak ilerliyor?

Ve zamana meydan okurcasına “son şaşurt” olduğuna aldırmadan ilerliyor?

Ebu Hureyre ile Birlikte Hz. Peygamberin Evindeyiz

Ebû Hureyre (r.a.), Medine?ye hicret etmiş Yemenli bir sahâbîdir. Yemen?de yaşayan Ezd kabilesinin Devs koluna mensuptur. Doğum tarihi belli değildir. 58/678 yılında, yetmiş sekiz yaşlarında iken vefat ettiğinden hareketle 600 yılının başlarında doğduğunu söyleyebiliriz. Câhiliye devrindeki adı, Abduşşems (güneşin kulu) idi; Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber ona Abdurrahman (veya Abdullah) adını verdi. Ayrıca Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen Ebû Hureyre künyesi öyle tuttu ki, isimlerinin hepsi unutuldu ve künyesi ile meşhur oldu. Bir gün elbisesinin altına bir kedi yavrusu almış götürüyordu. Onu bu şekliyle gören Hz. Peygamber Efendimiz: ?O nedir?? diye sordu. Ebû Hureyre: ?Kedi!? diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona ?kedicik babası? mânâsında ?Ebû Hureyre? diye takıldı. Ebû Hureyre, o günden sonra bu künye ile tanındı ve böylece meşhur oldu. İnsanların, kendisine ismi ile değil de, Hz. Peygamber?in verdiği bu künye ile hitap etmelerinden çok hoşlanırdı.

Küçük yaşta babasının ölümü üzerine yetim kalan Ebû Hureyre?yi annesi büyüttü ve yetiştirdi. Mensubu bulunduğu Devs kabilesinden altmış (veya yetmiş) âile ile birlikte, Tufeyl b. Amr?ın başkanlığında 7/628 yılında Yemen?den Medine?ye geldiler. Onlar Medine?ye geldiğinde Hz. Peygamber, ordusu ile birlikte Hayber?i fethetmeye gitmişti. Yemen?den gelen bu yeni Müslümanlar Hayber?e kadar gittiler. Hayber?in fethinden sonra Hz. Peygamber ile birlikte Medine?ye döndü ve oraya yerleştiler. Ebû Hureyre, Medine?ye yerleştikten sonra kendisini tamamen dine verdi ve Hz. Peygamber?in yanından hiç ayrılmadı. Hayber?den sonraki bütün gazâlara ve seferlere katıldı.

Hz. Ebû Hureyre, Medine?ye yerleştikten sonra kendisi gibi bekar olan muhâcirlerle birlikte mescidin bitişiğindeki Suffe?de kalırdı. Bazılarının ganîmetlerden daha fazla pay almaya çalıştığı günlerde Hz. Peygamber?in ganîmet talebinde bulunup bulunmadığını sorması üzerine o, Allah?ın verdiği ilimden kendisine bir şeyler öğretmesini isterdi. Geç Müslüman olduğu için kaybettiği yıllarının eksikliğini telâfi etmek amacıyla, açlıktan bayılacak dereceye geldiği halde dünya işleri ile meşgul olmaz, kendisini dine ve ilme verirdi. Bir gün çektiği açlığın Hz. Peygamber?in evinde son bulmasını ve orada karnını doyurmasını şöyle anlatır:

?Kendisinden başka ilâh olmayan Allah?a yemin ederim ki, ben bazen açlıktan karnımı yere dayar ve yüz üstü yatar, bazen de mideme taş bağlardım. Yine böyle aç kaldığım günlerden bir gün, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve sahâbîlerinin geçtikleri yol üzerine mecalsiz yığılıvermiştim. Bu sırada Ebû Bekir yanımdan gelip geçti. Onu durdurdum ve kendisine Allah?ın kitabından bir âyet sordum. Aslında soruyu sormam, benim halimi anlaması ve karnımı doyurması içindi. Fakat o, sorumun cevabını verdikten sonra geçip gitti. Sonra Ömer gelip geçti. Onu da durdurdum ve kendisine Allah?ın kitabından bir âyet sordum. Maksadım, halimi anlaması ve beni doyurmasıydı. Ömer de sorumun cevabını verdikten sonra çekip gitti. Daha sonra Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, benim yanımdan geçti ve beni görünce gülümsedi. Açlığımı ve kalbimden geçeni yüzümden anladı ve bana: ?Ey Ebû Hureyre!? dedi. Ben de: ?Buyurunuz, emrinize hazırım yâ Rasûlallah!? dedim. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem: ?Beni takip et!? buyurdu ve yoluna devam etti. Ben de peşinden yürüdüm. Hz. Peygamber evine girdi; ben de girmek için izin istedim; izin verdi; içeri girdim. Bu arada Hz. Peygamber, bir kap içinde süt buldu ve hanımlarına: ?Bu süt nereden geldi, kim getirdi?? diye sordu.

Hz. Peygamber?in hanımları da sütü getiren kişinin ismini söyleyerek: ?Falan erkek veya falan kadın bu sütü size hediye etti.? dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: ?Ey Ebû Hureyre!? diye seslendi. Ben yine: ?Buyurunuz, emrinize hazırım yâ Rasûlallah!? dedim. Bu sefer Hz. Peygamber, bana şöyle emretti: ?Suffe ehline git ve onları bana çağır!?

Hadiste geçen suffe ehlinin kimler olduğu konusunda Ebû Hureyre der ki: ?Suffe ehli İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak âileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Hz. Peygamber?e bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şayet gelen bir hediye ise, onlara da gönderir, kendisi de ondan bir parça alır ve böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.? Hz. Ebû Hureyre, Suffe hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra olayı anlatmaya devam eder ve şöyle der:

?Hz. Peygamber?in Suffe ehlini dâvet etmesi pek hoşuma gitmedi. Kendi kendime: ?Bu süt, Suffe ehli arasında kime yetecek ki! O sütü içmek suretiyle biraz olsun cana gelmeye ben herkesten daha çok hak sahibiyim. Oysa onlar geldiğinde Rasûlullah bana emreder, ben de onlara veririm; belki de o sütten bana bir damla bile kalmaz. Fakat Allah?ın ve Rasûlullah?ın emrine itaat etmemek de olmaz.? dedim. Neticede onlara gittim ve kendilerini dâvet ettim. Onlar bu dâveti kabul ettiler ve benimle birlikte geldiler. İçeri girmek için izin istediler, kendilerine izin verildi ve onlar da Hz. Peygamber?in evinde yerlerini aldılar. Arkadaşlarım oturduktan sonra Hz. Peygamber bana: ?Ey Ebû Hureyre!? diye seslendi. Ben de yine: ?Buyurunuz, emrinize hazırım ey Allah?ın Elçisi!? dedim. ?Al bu sütün kabını, ver onlara, içsinler!? buyurdu.

Ben de süt ile dolu olan kabı aldım, sırasıyla herkese vermeye başladım. Sütü kendisine verdiğim kişi kanıncaya kadar içiyor, sonra kabı bana geri veriyor, ben bir başkasına veriyordum, o da kanıncaya kadar içiyor sonra geri bana veriyordu. Bu şekliyle dâvetlilerin hepsi süt içtikten sonra kabı Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem?e verdim. Topluluğun hepsi süte doymuş ve kanmışlardı. Rasûlullah, kabı alıp elinde tuttu ve bana bakıp gülümsedi. Sonra da şöyle dedi: ?Ey Ebû Hureyre!?

Ben de: ?Buyurunuz, emrinize hazırım yâ Rasûlallah!? dedim. ?Süt içmeyen bir ben kaldım, bir de sen!? buyurdu. Ben de: ?Doğru söylediniz, yâ Rasûlallah!? dedim. Bu sefer: ?Öyle ise şimdi de sen otur ve iç!? buyurdular. Ben de oturdum ve içtim. Sonra yine: ?Otur ve içmeye devam et!? buyurdu. Yine oturdum ve biraz daha içtim. Râsûl-i Ekrem durmadan: ?İç, iç? buyuruyordu. En sonunda ben:

?Hayır, daha içemeyeceğim. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah?a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı.? dedim. Bu sefer: ?Kabı bana ver!? buyurdu. Ben de elimdeki kabı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem?e verdim, Yüce Allah?a hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü kendisi içti.? (Buhârî, Rikâk 17

Aziz okuyucularım! Ebû Hureyre, sahâbîler arasında geçmişteki yoksulluk günlerini ve çektiği sıkıntıları en çok hatırlayıp ananlardan biridir. O, Suffe ehli arasında seçkin bir yere sahipti. Suffe ehlinin geçimi, Peygamber Efendimiz ve infaka gücü yeten sahâbîler tarafından temin edilmekteydi. Onlar çok kere karınlarını doyuracak yiyecek bulmakta zorluk çekerler, bazı günler aç kaldıkları ve bu sebeple karınlarına taş bağladıkları olurdu. Bu âdet Araplar arasında yaygındı. Çünkü mide boşalınca karna taş bağlamak, açlığın verdiği acıyı azaltır, insana hareket edebilme imkânı sağlar. Eskiden karnı aç olanlara ?karnınıza taş bağlayın!? derlerdi; şimdi ?kemerleri sıkın!? diyorlar.

Ebû Hureyre?nin insanların gelip geçtiği yol üzerine oturmasının sebebi, aç olduğunu onlara hissettirmek içindi. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz, onun bu halini yüzünden anlayınca, kendisini alıp evine götürdü ve bu vesileyle Suffe ehlini de dâvet edip hepsinin karnını doyurdu. Burada Efendimiz?in mûcizelerinden birinin gerçekleştiğini de görmekteyiz. Çünkü bir kişiye yetecek kadar sütle bütün Suffe ehlinin karnını doyurmuştu. Azıcık bir yiyeceğin veya içeceğin Peygamberimiz?in elinde çoğalmasını nübüvvet alâmetlerinden ve Rasûl-i Ekrem?in bereketinden sayanlar da vardır.

Peygamberler için mûcize, veliler için de kerâmet haktır ve gerçektir. Bütün müminler Yüce Allah?ın veli kullarıdır. Hz. Peygamber Efendimiz?in yaptığı gibi, yoksul öğrencileri alıp evlerine götüren ve onların karınlarını doyuran müminlerin de kerâmet eseri olarak yiyecek ve içecekleri bereketlenir, evlerine nur yağar, az olan yiyecekleri çok kişiye yeter ve hatta artar. Dikkat ettiyseniz Hz. Peygamber, süt içmeye başlamadan önce Yüce Allah?a hamdetti. Halbuki biz biliriz ki, hamdetme yeme, içmeden sonra yapılan bir ibâdettir. Peki, öyle ise Hz. Peygamber Efendimiz neden önce hamdetti? Misâfirlerine ikram ettiği azıcık sütün büyük bir kalabalığa yetmesinden ve onları doyurmasından dolayı hamdetti sonra da besmele çekerek artanı kendisi içti. Yine dikkat ettiyseniz Hz. Peygamber, gelecekte İslâm?ı uzak noktalara götürecek olan Suffe ashâbını kendisine tercih etti; önce onların karnını doyurdu sonra artan sütü kendisi içti. Biz, bu uygulamanın tam tersini yapıyoruz; her şeyin en iyisini kendimiz yedikten sonra arta kalanı yoksullara veriyoruz.

Aziz okuyucularım! ?Sünnet? denilince neden Hz. Peygamber?in sadece yeme, içme, giyme, konuşma, gülme, oturup kalkma gibi sünnetlerini anlıyoruz. Sünneti gerçek mânâsı ile ne zaman kavrayacak ve ne zaman yaşamaya başlayacağız. Hayatın gidişâtını değiştirecek ve bizim hayatımıza canlılık katacak sünnetleri ne zaman ihyâ etmeye başlayacağız? Daha doğrusu, İslâm?ı geçek haliyle ne zaman kavrayacak ve Hz. Peygamber?i geçek yaşantısıyla ne zaman tanıyacağız? İnanınız ki, gerçek kurtuluşumuz da bunu başardığımız zaman olacaktır. İşte o günlere ulaşmayı bekliyoruz. Rabbim kavuşturur inşâallah!

Hz. Peygamber?in evi, sahâbîlerine ve öğrencilerine açıktı. Bu mübârek hâneye giden şanslı insanlar da orada nasıl davranacaklarını bilirlerdi. Hâne-i saâdete ne zaman ve nasıl gireceklerini, nereye oturacaklarını, nasıl konuşacaklarını, ne zaman ve nasıl çıkacaklarını bilirlerdi. Onlar, gece ve gündüz, içeride ve dışarıda, câmide ve sokakta, hazarda ve seferde Hz. Peygamber?in eğitiminden ve yönlendirmesinden geçen örnek bir nesildi. Bize düşen, Hz. Peygamber Efendimiz?in ve bu örnek nesli sünnetine uymaktır.

Değerli hanım okuyucularımız! Her başarılı erkeğin arkasında bir veya birkaç hanım eli vardır. Hz. Peygamber?in arkasında annesi ve sütannelerinin, hanımları ve kızlarının eli, desteği vardır. Bu mübârek hanımlar da sizlere örnektir. Onların hiçbiri Hz. Peygamber Efendimiz?i zor durumda bırakacak bir davranışta bulunmamışlardır. ?Bizim yiyeceğimiz yok, sütü başkasına niçin içiriyorsunuz?? dememişlerdir. Onlardan Allah razı olsun! (Âmin)

Ebû Hureyre, kendisi ile birlikte Hz. Peygamber?in evine gelen Suffe ashâbının o günkü sayısını bildirmemiştir. İslâm tarihi kaynaklarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla, sefer zamanı cihâd ile, hazar zamanı da ilim ile meşgul olan bu güzel insanların sayısı zaman zaman değişmekteydi. Yüzü aştığı gibi, otuz ve kırka düştüğü de olmuştur. O gün Hz. Peygamber?in evine gelenlerin sayısı yaklaşık otuz, kırk kadar vardı, diyebiliriz. Bugün hangimizin evine bu kadar öğrenci geliyor?

Son olarak şunu da söyleyelim ki Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine gönderilen bir şeyin sadaka mı hediye mi olduğunu sorup öğrenir, şayet sadaka ise onu almaz âile fertlerine de vermezdi. Çünkü sadakadan istifade etmek Peygamber âilesine helâl kılınmamıştı. Bu uygulama asırlardır aynı şekilde devam etmekte olup, Peygamber sülalesine mensup olanlar zekât ve sadaka kabul etmemeyi sürdürmektedirler. Peygamberimiz sadakayı sadece ashâbın fakirlerine verirdi. Evine gönderilen hediyeleri ise hem kendisi alır hem de ashâbın muhtaç olanlarına verirdi.

Öğrenci olan okuyucularımız! Herhalde siz de bu yazıyı dikkatle okudunuz. Siz, o gün Medine?de yaşasaydınız veya Hz. Peygamber bugün hayatta olsaydı, siz hâne-i saâdette oturup yeme-içme şerefine nâil olacaktınız. Bu şerefinizi koruyun lütfen! Bir de şunu çok iyi biliniz ki Yüce Allah, kendisini İslâm?a ve Kur?ân?a vakfedenin ismini kıyâmete kadar yaşatıyor. Bir de bu gibi insanların sıkıntıları geçici oluyor. Ebû Hureyre?nin sıkıntıları da o gün içindi; sonradan hepsi geçti, gitti. Sonraki dönemlerde çeşitli görevlerde bulundu ve valilik bile yaptı. İlmi ve tecrübesi ile Müslümanlara hizmet etti. Siz de öyle yapacaksınız.

Medrese Hatıraları (2)

Kur’an Kursu’nda okumayı çok istiyordum. Neden dolayı sorarsanız, çünkü arkadaşlarım İstanbul’a gitmişlerdi (Cevdet Ağırman – Şeref Ağırman – Ünal Acar). Cevdet Ağırman bir gün bana mektup gönderdi. Onu okuduktan sonra Kuran Kursunda okuma hevesi bende doğal olarak başlamış oldu. Kuran kursuna kaydımı tarladan kaçarak yaptırdım. Köye geldikten sonra hemen fotoğraf çekildim ve ismimi İmam Hocaya (Hasan Acar) yazdırdım. Kaçma hadisesi şöyle olmuştu: Bir gün Kabanın Ögü’ndeki bizim tarlaya gittik, orada işimiz erken bitti ve babamın beni yanına alıp oduna götüreceğini anladım ve oradan köye kaçtım. Tabi rahmetlik babam biraz kızdı ama habersiz kaçtığıma kızmıştı, kursa yazılmama değil?

Medresede ilk olarak şu andaki muhtar odasında yüzünden okuduğum günler akılma geliyor. O zaman bayağı talebe vardı, tek oda vardı ve odanın etrafı peke idi. Pekenin üzerinde oturuyorduk. Kursa başlamadan önce ben yüzünden okumayı zaten biliyordum. Muhtar odasında bir süre okuduktan sonra eski caminin girişinde son cemaat yeri olan bir yer vardı, orada okumaya başladık. Çünkü talebe sayısı gittikçe çoğalıyordu, odaya sığmayınca hocamız bizi caminin içine aldı.

Bu arada Kuran Kursunda çalışma vardı. Alt kattaki büyük sınıfın duvarları boyanıyor, pencere altlarına lamber yapılıyordu. Derken Kuran Kursu yapıldı ve tamamlandı. Bu arada ben Hafızlığa başladım. Hafızlığa başlama tarihini tam olarak şöyle izah edeyim. Ramazan ayı Mayıs veya Haziran aylarında idi hatırladığım kadarıyla; Ramazan ayınında son günleri idi 28. cüz mukabelede okunacaktı. O gün muhterem İbrahim Hocam bana bu cüzün son iki sayfasını (Tahrim Süresi) ezberleyip ertesi gün ikindi namazından sonra camide ezbere okumamı söyledi.

Ben hemen Rahmetlik dedemin (Ferhat Helfe) yanına giderek durumu anlattım. Dedem bana dedi ki sen ezbere okuyacaksın, biz cemaat olarak dinleyeceğiz. Ben hemen başladım ezber yapmaya, tabi acemi hafız olduğumuz için birkaç defa yüzünden okudum. Güya ezbere okumaya kendimi alıştırıyorum; şöyle ki Kuran-ı Kerim’i biraz uzağa koydum ama açık duruyor, ben uzaktan bakarak okuyorum.

Baktım böyle olmayacak, dedemden yardım istedim. Dedem bana nasıl ezber yapacağım konusunda bayağı yardımcı olmuştu. Örneğin sayfayı üst taraftan değil de alt tarafından ezberlemeyi öğrettiğini hatırlıyorum böyle daha kolay ezberlersin demişti ve ben bir müddet bu formülle ezber yaptım. Ertesi gün geldi; ikindi namazında hocam bana işaret etti; ben de geçtim mihraba ve cemaate dönerek bana verilen sayfaları temiz bir şekilde okudum. Namazdan sonra hocam bana ?ve kalû kûnû?yü ezberle gel? dedi. Anlayacağınız hocamız beni test ediyordu; acaba hafız olur mu olmaz mı diye. Böylece Ramazan bayramı arefesinde hafızlığa başladım. Ben tabi eve gittim; başladım hevesli hevesli ezber yapmaya ve bu şekilde hafızlığa başlamış oldum.

Bu arada hafızlığa başladığım için evde benim dokunulmazlığım da başlamış oldu. Sabahları özel kahvaltılar yapıyorum bütün isteklerim hemen yerine getiriliyor. Neden çünkü biz okuyoruz. Bu konuda ailemin çok emeği olmuştur onların hakkını hiçbir zaman ödeyemem.

Velhasıl-ı kelam benden önce İhsan Sancar, Hasan Sancar ve Mustafa Sancar ezbere başlamışlardı. Ben 4. hafız oluyorum. Benden sonra diğer arkadaşlar Ali Kaya, Eşref Altaş, Şükrü (Harun) Kaya, Zakir Alkan, Hasan Kaya ve İlhami Akpınar ezbere başladılar. Ali Hocanın anlattığı gibi ben de ailemizin en küçüğü olduğum için bazı işleri bana yaptırıyorlardı. Mesela kışın sabahın köründe kalkıp ahırı süpürmek, akşam kaybolan (iten) malları aramak, hodaklık yapmak, bu gibi işleri yapıyordum.

Buraya kadar medrese öncesi durumu anlattım, bundan sonra da asıl mevzu olan medrese yıllarında aklımda kalan birkaç hatıramı anlatayım. Medresede herkesin başından geçen bir hatırası vardır. Kur?an-ı Kerim?de ham ezberlediğimiz sayfanın başına veya sonuna o gün vefat edenlerin ismini yazardık. O zaman böyle bir güzel adet vardı talebelerde. Bundan başka mesela mumlarla oynamak, sıraların üstünde paralarla oynamak, lastiklerle sinek avlamak gibi oyunlar oynanırdı medresede.

Bir gün dersimi yapamamıştım. Hafızlığımızın son ayları idi. 15 veya 16. cüzdeyiz. Ben ders yapmadığım için kursa gitmedim. Sabah kalktığımızda babam beni evde görünce niye kursa gitmediğimi sordu: ben de ?bu gün rüskatiye varmış, kursu tatil ettiler? dedim. Babam da ?o zaman hazırlan, oduna gidelim? dedi. Tabi beni korku sarmaya başladı. Neyse oduna gittik. Akşam geldim, kursa gitmemenin korkusu ile o dersi öyle bir ezberledim ki bir tane bile yanlış yok. Ertesi günü gittim derse, Hocamız sordu ?dün niye gelmedin? diye, ben de hasta olduğumu söyledim. Ama bundan önce yatsı namazında babamla hoca görüşmüşler ve benim yalan söylediğimi anlamışlar ve ben olayın içinden ancak iki dayakla sıyrıldım. Hem hocadan hem de babamdan yedim dayağı.

İkinci bir hatıram ise şöyle: 12. sayfaya başlamışım. İkinci cüzün on ikinci sayfasını bir türlü ezberleyemiyorum: Gece yarılarına kadar çalıştım olmadı, sinirlendim ve ?Ve?ktulûhum haysu segiftimûhüm ve ahricûhüm min haysu ahrecüküm? ile başlayan sayfayı yırttım. Sabah derse gittim; hocanın önüne koydum Kuran-ı Kerim?i? Tabi on ikinci sayfa ile on birinci sayfa olmadığı için başladım onuncu sayfadan okumaya; hocamız durumu fark eder etmez Kuran-ı Kerim?i karıştırmaya başladı. Bir taraftan da gülümseyerek bana bakıyor ama ben hiç bozuntuya vermiyorum ve bana ?dur? dedi ve durdum. Hoca dedi ki ?ula bu Kuran?ı ne yaptın böyle, bu cüzün bir sayfası eksik? dedi. Kuran-ı Kerim?in altına koyduğumuz takoz odunla bana omzumdan iki adet salladı, omuzlarım kırıldı zannettim. ?Kalk? dedi ?burdan seni gidi düzenbaz seni? ve kalktım. Tabi o sayfayı yırtmam benim iki ders geri kalmama sebep olmuştur. O cüzü üçüncü gün dedemden aldığım başka bir misefle (Mushaf) gidip hocamıza dinlettim.

Hocamız gerçekten bizi çok seviyordu ve biz de hocamızı seviyorduk ama bunun farkında değildik. Onu ne kadar kızdırırsak kızdıralım hiçbir zaman bizi yabana atmazdı; hep bir adım daha ileri gitmemizi isterdi. Çok merhametli idi. Döverdi ama dövmesi bile bize zevk veriyordu. Önce döverdi, sonra da dövdüğü talebenin yüzüne bakıp gülümserdi içinden. Hiç kimsenin ham dersini bir başkasına dinletmezdi geç de gelmiş olsa kendisi dinlerdi. Burada hocamızın bize yapmış olduğu iyiliklerini saymakla bitiremeyiz. Zaten bazı ortak duygularımızı Ali hafiz ve Muammer hafiz anlattılar. Tekrar benim de anlatmama gerek yok diye düşünüyorum.

Cenab-ı Hakk?tan önce bu hafızlık mesleğini köyümüzde başlatan tüm alim ve hocalarımızın ölenlerine (Ahmet Hoca, Karaligilin Yusuf Hoca, Yusuf Topal Hoca, İnce Hoca, Hafız İbrahim Hocamız) rahmet diliyorum. Dünyada kalan diğer hocalarımıza başta medar-ı iftiharımız Prof. Dr. Mustafa Ağırman Hocamız olmak üzere, Hasan Acar Hocamıza, abim Kerim Ağırman Hocaya, Olurlu Yasin Hocaya, Orcuklu Mehmet Duman Hocaya, Mollagilin Ali Ağırman Hocaya ve köyümüzde ve dışarıda olup da bizim okumamızda emeği geçen tüm insanlara sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

Konumuz: GENÇLİK (1)

Aşağıda gördüğünüz resimler, ya da ana sayfada pencerede görülen resim ramazanda bir iftarda çekilen resimler.
Yer: Kabanınbaşı.

Çoğunluğu üniversitede okuyan öğrenci olmak üzere yaklaşık elli kişi var.Lise öğrencilerinden yok.Üniversite bitirmiş olanlar ve hazırlananlar var.

Ramazanın son günlerinde köyümüzün gençleriyle bir iftarda buluştuk. Oltu’dan gelenler var diğerleri köyden.

Biz M. Ağırman hocanın da katılabileceği bir iftar düşünüyorduk ama hocaya zamanında ulaşamadık. Bu sefer böyle olsun dedik. Seneye inşallah daha geniş katılımlı iftar ve programlar düşünüyoruz. (Düşünüyoruz derken gençler düşünüyor. Bir anda kendimi gençlerden sandım.)

Gençler kendi aralarında çok güzel organize oluyorlar. Postalara ayrılmışlar, posta başı görevlendirmeyle işleri hallediyor.

Biraz farklı bir gençlikle karşı karşıyayız. Yani bizim dönemler gibi uçlarda değiller. Birbirleri arasında uçurumlar yok. Bu gençlik teravihte hep birlikte müezzinlik yapıyor. Yine düğünlerde hep birlikte oynuyorlar. (Bizim öğrenciliğimizde camiye giden düğüne gitmezdi, düğüne giden de camiye gitmezdi.)
Teravih namazından görüntüleri izlerseniz; orada müezzinlik yapanların hemen hemen hepsi üniversitede öğrenci. İlahiyat değil: tıp var, kamu var, işletme, iktisat,? yani hepsinden var.

Köyümüz öğrenci yönünden bereketli günler yaşıyor. Çok şükür. Sadece Oltu ve köyde oturanlardan yaklaşık 25-30 öğrencimiz var üniversitede okuyan. Diğer illerimizdeki köylülerimizin öğrencilerini de sayarsak yaklaşık 40 öğrencimiz var. (maşallah deyin, lütfen..) Allah eksiltmesin. (amin)

Oltu ve köyde oturan öğrencilerimiz bazı programlar yapıyorlar kendi aralarında. En son, dağa gelenler şahit oldular liseli gençler arasında bilgi yarışması yapmışlardı. (Bu yarışmanın maliyeti 3500 tl idi.)


Bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. İmkanları hiç yok. Yok olan imkanlarla, kendi aralarında paslaşarak üç- beş esnaftan toplayarak yapmışlar bu yarışmayı. Ortama lise öğrencilerini başıboş bırakmak istemiyorlar. Ellerinden tutuyorlar. Tabi yaptıkları her şeyi ve yapacakları şeyleri Mustafa Ağırman hocamıza danışarak yapıyorlar.

Önümüzdeki yıl yarışmayı genişleterek dağ gününden ayırmayı düşünüyorlar. Hocayla böyle istişare etmişler. İmkânları el verirse (biz de elimizi uzatırsak) özel davetlilerle Kabanın başında yapmayı planlıyorlar. Şimdiden kendi aralarında 5-10 toplamaya başlamışlar.

Evet, anladınız değil mi farkını bu gençliğin. Hepsi mi böyle? Hayır. Ama, çoğunluktan bahsediyorum.

Şu anda bu gençliğin her biri okullarına gittiler. Yurdun her bir yanına dağıldılar. Okullarına başladılar.
Hepsine derslerinde başarılar dileyerek bu yazıyı bitirelim.

Not: “Konumuz Gençlik” yazısı devam edecek.

Hz. Peygamberin Aile Hayatı

İnsanların koşuşturmadan ibâret bir hayat yaşadıkları, başkalarını bırakalım kendilerine bile zaman ayıramadıkları bir dünyada ben, sizden, Hz. Peygamber Efendimizin evine gidebileceğiniz ve kendisine kısa bir müddet de olsa misâfir olabileceğiniz bir zaman ayırmanızı istiyorum. Terkedelim bu dünyayı, çıkalım bu kalabalıktan, kurtulalım bu sıkıntılardan, arınalım bizi sık-boğaz eden günahlarımızdan ve tertemiz bir yüzle, pâk bir alınla varalım o yüce sultanın huzuruna. Kısa bir müddet bırakalım işlerimizi, geçici bir zaman için durduralım çalışmalarımızı, tutalım eşimizin, çocuklarımızın, yakınlarımızın elinden; hep birlikte yumalım gözlerimizi, uçarak varalım o sultanın huzuruna ve o nur yüze bakmak için hep birlikte orada açalım gözlerimizi. Doya doya bakalım yüzüne, kulak verelim sözüne, baş koyalım yoluna. Evet, herkes hazırlığını yapsın; gidiyoruz, nurlu Medine?ye gidiyoruz. O?nun şehrine, o yüce sultanın şehrine gidiyoruz. O güzel şehirde, dünyanın en güzel insanının evini ziyâret edeceğiz. O?nun eşleri bizim de annelerimiz olan örnek hanımefendilerle tanışacağız; onların gül gibi çocuklarını koklayacak, nur topu gibi torunlarını öpüp kucaklayacağız. İçimiz rahatlayacak, kendimize geleceğiz, huzur bulacağız. Huzur bulmak isteyenler takılsın peşimize.

Yüce Allah, Hz. Âdem?i yarattıktan sonra eşi Havva?yı yaratmış ve ikisini cennete koymuş sonra da cennetten dünyaya göndermiştir. Dünya üzerinde ilk âile yuvası kuran ve çocuk sahibi olan bu ikisidir. Âile yuvası, îmân, ibâdet ve ahlâk değerlerinin sonraki nesillere aktarılması açısından vazgeçilmez bir kurumdur. Yeni nesillerin sevgi, şefkat ve merhametin hâkim olduğu huzurlu bir âile ortamında yetişmeleri fevkalâde önemlidir.

Âile, toplumun en küçük birimidir. Toplumun sağlam olması âile yapısının sağlam olmasına bağlıdır. Yüce Allah Kur’ân-Kerim’de sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için âilenin kurulmasını emreder, âilenin temelini oluşturan eşler arasındaki sevgi ve merhameti de varlığının delillerinden biri kabul eder (en-Nûr, 24/32; er-Rûm, 30/21). Peygamber Efendimiz de sürekli âilenin önemine dikkat çekmiş, gençleri yuva kurmaya teşvik etmiş, yoksul gençlerin âile kurabilmeleri için çaba göstermiştir. Âilede huzur için eşlerin birbirlerine sevgi ve saygılı davranmalarını, olumsuzlukları değil, güzellikleri öne çıkararak iyi geçim ortamını oluşturmalarını istemiştir.

Hz. Peygamber, “En hayırlınız âilesi için hayırlı olandır. Bana gelince ben, âileme karşı en hayırlı olanınızım.” buyurmuştur (İbn Mâce, Nikâh, 50). Hanımlarına iyi davrananların en hayırlı kişiler olduğunu bildiren Hz. Peygamber, mü’minlerin îmân bakımından en mükemmel ve ahlâkça en güzel olabilmelerini de, âileleriyle sağlıklı ilişkilerine bağlamıştır. Bir müslümanın eşine ve çocuklarına sarfettiği her şeyin sadaka olduğunu söyleyen Peygamberimiz, “Sen, ev halkına bir harcamada bulunduğun zaman şüphesiz ki ondan sevap alırsın, hatta hanımına ikrâm ettiğin lokmadan bile.” demiştir (Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Vasiyyet, 1).

Hz. Peygamber?in Eşleri ve Ev Hayatı:

Hz. Peygamber Efendimiz de diğer peygamberler gibi zamanı gelince evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. Kurduğu yuvada çocuklarını çok güzel bir şekilde yetiştirmiş, eşleri ile çok güzel bir evlilik hayatı yaşamış ve müminlere bu yönüyle de örnek olmuştur. Peygamberimizin ilk eşi, yirmi beş yaşında iken evlendiği Hz. Hatice’dir. Hz. Peygamber Efendimizle Hz. Hatice annemizi, Hz. Peygamber?in amcası Ebû Tâlib evlendirmişti. O sırada kırk (veya yirmisekiz) yaşında dul bir hanım olan Hz. Hatice, ticâretle meşgul oluyordu ve Mekkeliler arasında Tâhire yani, saf, temiz unvanıyla tanınıyordu. Kendisine yapılan evlenme tekliflerinin hepsini geri çevirmiş ve el-Emîn (doğru, güvenilir) unvanıyla tanınan Hz. Peygamber’le evlenmeyi tercih etmişti.

Hz. Peygamber ile yirmi beş yıl evlilik hayatı yaşayan Hz. Hatice, ölünceye kadar Peygamberimize içten bir sevgi duymuştur. Hz. Peygamber?in dâvetini kabul ederek İslâm’a giren ilk mü’min olma şerefini kazanmış, çeşitli sıkıntılara karşı O?na her zaman destek olmuştur. Peygamberimiz de onu çok sevip saymış, iyiliklerini hiçbir zaman unutmamış, ölümünden sonra da onu sürekli rahmet ve minnetle anmış, kabrini ziyaret etmiş, geride kalan yakınları ve dostlarıyla ilgilenmiştir. Hz. Peygamber?in nikâhı altında aynı zamanda bir arada bulunmadıkları halde Hz. Âişe, Hz. Peygamber?in ona olan bu ilgisini zaman zaman kıskanmıştır (Buhârî, Menâkıbü?l-ensâr, 20; Müslim,Fezâilü?s-sahâbe, 74-76).

Hz. Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice’nin vefatına kadar başka bir evlilik yapmadı. İlk eşi vefat ettiğinde kendisi elli yaşına ulaşmıştı. Diğer evliliklerinin tümünü bu yaşından sonra gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla sonraki evliliklerinde bazen iddia edildiği gibi cinselliğin değil, bir takım özel sebepler ve hikmetlerin sözkonusu olduğu açıktır. Peygamberimiz’in Hz. Hatice’nin vefatından sonra çeşitli gayelerle, çeşitli zamanlarda evlendiği hanımlar, Hz. Sevde, Hz. Âişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeyneb bint Huzeyme, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Cüveyriye, Hz. Zeyneb bint Cahş, Hz. Ümmü Habîbe, Hz. Safıyye, Hz. Meymûne ve Hz. Mâriye’dir. Hz. Peygamber’in eşleri “mü’minlerin anneleri=ümmehâtü’l-mü’minîn? olarak kabul edilirler (el-Ahzâb, 33/6)

Hiçbir şeyi sebepsiz ve boş yere yapmayan Hz. Peygamber’in evliliklerinde de çeşitli hikmetler vardır. Bu hikmetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a-)Çok zeki olan Hz. Âişe ve Hz. Hafsa annelerimiz vasıtasıyla hanımlara dînî alanda bilgi aktarımı yaptığı ve İslâmî hizmetlerde önceliği olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le dostluğunu pekiştirdiği düşünülebilir. Bilindiği gibi Hz. Âişe annemiz, Hz. Ebû Bekir?in kızı; Hz. Hafsa annemiz de Hz. Ömer?in kızıdır. b-)Bazı hanımlarla evliliği, onların İslâm’daki fedakârlığına bir vefa şeklinde gerçekleşmiştir. Habeşistan’a göç etmiş olan Hz. Sevde, Hz. Ümmü Habîbe ve Hz. Ümmü Seleme buna örnektir. Hz. Sevde, ilk müslüman hanımlardandır. Eşi Sekrân b. Amr ile ikinci Habeşistan hicretine katılmıştı. Bir müddet sonra eşi ile Mekke?ye dönmüşler ve eşi burada vefat etmişti. Hz. Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice annemizin vefatından sonra bu yaşlı hanımla evlenerek ona kol-kanat gerdi.

Ümmü Habibe annemiz, Ebû Süfyan?ın kızıdır. Mekke döneminde babası İslâm düşmanı olmasına rağmen kendisi İslâm?ı kabul etmiş soylu bir hanım efendidir. Müslüman olan eşi Ubeydullah ile birlikte Mekke?den Habeşistan?a hicret etti. Ubeydullah, dinden döndü ve orada öldü. Eşi dinden dönünce ondan ayrılan Ümmü Habibe, biricik kızı Habibe ile çok sıkıntılar çekmiş olmasına rağmen îmânından ve İslâmî yaşantısından asla tâviz vermedi. Onun bu durumunu öğrenen Hz. Peygamber Efendimiz, kendisiyle evlenerek sıkıntılarına son verdi ve kadrini yüceltti. Kızının Hz. Peygamberle evlendiğini duyan Ebû Süfyan, Hz. Peygamber?e ve İslâm?a ilgi duymaya başladı.

Ümmü Seleme annemizin durumu da Ümmü Habibe annemizin durumu gibidir. O ve eşi Ebû Seleme, ilk müslümanlardandır. Habeşistan?a hicrete etmişler, Mekke?ye geri dönmüşler, ordan da Medine?ye hicret etmişerdi. Ebû Seleme, Uhud savaşında aldığı bir yaradan dolayı şehid olunca, Ümmü Seleme dört çocuğu ile dul kalmıştı. Hz. Peygamber, onu nikâhladı ve çocuklarına da kol-kanat gerdi. Tecrübeli ve gün görmüş bir hanımefendi olan Ümmü Seleme annemiz, yolculuklarında Hz. Peygamber Efendimize refâkât eder ve tecrübelerini onunla paylaşırdı.

c-)Peygamber Efendimiz bir kısım evlilikleriyle de bazı kabilelere dostluk mesajları vermek istemiştir. Necid bölgesinin en büyük kabilelerinden Âmir b. Sa’saa’ya mensup olan Hz. Zeyneb bint Huzeyme ile Hz. Meymûne buna örnek sayılır.

d-) Hz. Cüveyriye ve Hz. Safiyye ile evliliği ise siyâsî amaçlıydı. Bunlardan Cüveyriye ile evliliği, Mustalik oğulları kabilesinin İslâm’a girmesine vesile olmuştur. Safiyye ile evlilikten maksat ise Yahûdîlerin dostluğunu kazanmaktı.

e-)Zeyd b. Hârise’den boşanan Zeyneb bint Cahş ile evliliği ise Câhiliye döneminde evlâtlıkları öz çocuk olarak gören anlayışa karşı İslâm hukukunda yeni bir ilkenin uygulanması şeklinde olmuştur. Üstelik bu evliliği gerçekleştiren Yüce Allahtır. ??Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki?? ifâdelerinin geçtiği (el-Ahzâb, 33/37) âyet-i kerime, bu evliliğin nikâhını kıyanın Yüce allah olduğunu apaçık bir şekilde beyan etmektedir. Bütün bu gerçekler ortada iken çok evliliği sebebiyle Hz. Peygamber’i şehvete düşkünlükle itham etmek hakikate aykırı bir durum olup, yalan ve yanlış bir iddiadan ibarettir.

Hz. Peygamber Efendimiz, hicretten sonra ilk iş olarak devesinin çöktüğü yere bir mescid yaptırdı. Mescidin doğu tarafında da Sevde annemiz ve Âişe annemiz için birer oda (ev) yaptırdı. Sonradan evlendiği eşleri için de birer oda yaptırdı. Yani her annemizin kendine âit müstakil bir odası (evi) vardı. Önceki eşlerinden çocukları olan Ümmü Seleme ve Ümmü Habibe annelerimizin çocukları ile, diğer annelerimizin de birinci derecedeki mahrem yakınları ile kalabilecekleri müstakil evleri vardı. Hz. Âişe?nin yeğeni (ablası Esmâ?nın oğlu) Abdullah b. Zübeyir, teyzesinin yanında kalırdı. Çocuğu olmayan Hz. Âişe, yeğeni Abdullah ile çok yakından ilgilendiği için Hz. Peygamberimiz ona ?Ümmü Abdullah=Abdullah?ın annesi? künyesini vermişti. Hz. Ömer?in oğlu Abdullah, sık sık ablası Hafsa?nın yanına uğrar, zaman zaman onun yanında kalırdı. Hz. Peygamber?in, kazâ umresinde Mekke?de evlendiği hanımı Hz. Meymûne, Hz. Abbas?ın baldızıydı. Yani Hz. Peygamber bu evliliği ile, amcası Abbas ile bacanak oldu. Mekke?nin fethinin hemen öncesinde Medine?ye yerleşen Hz. Abbas?ın çocukları, özellikle oğlu Abdullah, teyzesinin evinden çıkmazdı. Bu üç Abdullah, Hz. Peygamber?in terbiyesinde yetişmiş şanslı sahâbîlerdendir. Hz. Peygamberimizin hayatını sesli ve görüntülü olarak kameraya alıp bize nakleden bu güzel sahâbîlere ne kadar teşekkür etsek azdır.

Hz. Peygamber, âile fertlerini vahyin ışığında eğitirdi, İslâmî konularda sürekli bilgilendirir, onların din ve ibâdet hayatlarıyla yakından ilgilenirdi. Âile fertlerinin görüşüne önem verirdi. Hanımlarına nazik ve güleryüzlü davranırdı; selâm verir, hal hatır sorar, elini tutup yüzüne sevgi ile bakardı. Âile fertlerinin yakınlarıyla da ilgilenir, bunlardan ziyaretine gelenlere iltifat eder, hediyeler verirdi. Nitekim ev halkından saydığı Hz. Enes’in annesi, teyzesi, dayısı ve büyük annesiyle ilgilenirdi.

Peygamber Efendimiz, eş ve çocuklarına zaman ayırır, onlarla gezintiye çıkar ve kendileriyle çok güzel sohbetler ederdi. Geleneksel folklor gibi meşru eğlenceleri seyretmelerini teşvik ederdi. Bayramlara âile fertleriyle birlikte katılırdı. Spor amaçlı yürüyüşe çıkar, bazen Hz. Âişe örneğinde olduğu gibi koşu yarışı yapardı. Bir defasında Hz. Âişe ile yarışmışlar, Hz. Âişe geçmişti. Birkaç yıl sonra tekrar yarıştıklarında bu sefer yarışmayı Hz. Peygamber kazanmış ve Hz. Âişe’ye gülümseyerek “bu önceki yarışmanın rövanşıdır” demişti (Ebû Dâvûd, Cihâd, 61; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 264).

Hz. Âişe’nin anlattığına göre Peygamber Efendimiz ev işleriyle de yakından ilgilenirdi. Gerektiğinde kendi elbisesinin söküğünü diker, ayakkabılarını tâmir eder, koyunları sağar, ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu. Çarşıya pazara gittiğinde alışveriş yapar, yükünü de kendisi taşırdı.

Hz. Peygamber, Arap toplumunda yaygın olarak görülen hanımlara şiddet uygulanmasına kesinlikle karşı çıkardı. Ashabını da “Dövdüğünüz kadınla akşamleyin aynı yatağı utanmadan nasıl paylaşırsınız?” sözleriyle uyarırdı (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 17). Hanımlarına kötü davrananların iyi kimseler olmadığını söylerdi.

Çocukları: Hz. Peygamber Efendimizin çocukları biri dışında Hz. Hatice’den doğmuştur. Tercih edilen görüşe göre bunlar Kâsım, Abdullah, Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’dır. Oğlu İbrahim ise Mısırlı Mâriye’den dünyaya gelmiştir. Bilindiği gibi oğulları Kâsım, Abdullah ve İbrahim küçük yaşta vefat etmişlerdir.

Araplarda herkesin bir ismi, bir künyesi, bir nisbesi bir de lakabı vardır. İsmi doğdukları zaman anne-babalarından veya büyüklerinden alırlar, künyeyi de ilk çocuklarının ismine göre alırlar. Peygamberimiz, ilk çocuğu Kâsım sebebiyle “Ebü’l-Kâsım=Kâsım?ın babası” künyesini almıştır. Kureyş kabilesinin Hâşim oğulları koluna mensup olduğu için ?Hâşimî? nisbesiyle, ayrıca doğruluğundan ve güvenilirliğinden dolayı herkesin ittifakla uygun gördüğü ?el-Emin? lakabıyla anılmıştır.

Peygamberimizin kızı Zeyneb, peygamberlikten 10 yıl önce doğdu. Mekke’de teyzesi Hâle bint Huveylid’in oğlu Ebü?l-Âs b. Rebî’ ile evlendi. Bedir’de müşrikler tarafında savaşarak esir düşen kocası serbest bırakılırken Hz. Peygamber Zeyneb’in Medine’ye gönderilmesini şart koştu. Hicret yolculuğunda bir müşriğin saldırısına uğrayan Zeyneb, bineğinden düştü ve karnındaki çocuğunu kaybetti. Daha sonra Ebü?l-Âs, Müslüman olarak Medine’ye geldi, âile birliği yeniden kurulmuş oldu. Çok geçmeden Hz. Zeyneb 8 /630 yılında vefat etti. Ebü’l-Âs ile Zeyneb’in, Ali ve Ümâme adlarında iki çocukları dünyaya gelmiş, bunlardan Ali küçük yaşta ölmüştür. Ebu?l-Âs, eşi Zeyneb?in vefatından dört yıl sonra 12/634 yılında vefat ederken kızı Ümâme?yi dayısını oğlu Zübeyir b. Avvâm?ın himâyesine bırakmıştı. Zübeyir de Ümâme?yi Hz. Ali ile evlendirdi (Ümâme?nin Hz. Ali ile evliliğinin teyzesi Hz. Fâtıma?nın ölümünden sonra olduğu unutulmamalıdır). Bu evlilik, Hz. Ali?nin şehid edilmesine kadar devam etmiştir. Hz. Ali ve Ümâme çiftinin Ali Evsat adında bir oğulları dünyaya gelmiş ve bu çocuk küçük yaşta vefat etmiştir. Ümâme, Hz. Alinin şehâdetinde sonra Muğîre b. Nevfel b. Hâris b. Abdülmüttalib ile evlenmiş; ondan da Yahya adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Yahya da küçük yaşta vefat ettiğinden Zeyneb?in nesli de tükenmiştir.

Hz. Peygamber’in ikinci kızı Rukıyye, Zeyneb’ten üç yıl sonra dünyaya geldi. Yetişkin bir kız olduğunda Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile, kızkardeşi Ümmü Gülsüm de diğer oğlu Uteybe ile nişanlanmıştı. Rasûl-i Ekrem’in, peygamber oluşunun hemen ardından Ebû Leheb, oğullarına baskı yaparak nişanı bozdurdu. Nişanın bozulmasından sonra Hz. Osman, Rukıyye ile evlendi ve eşi ile birlikte Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet sonra Mekke?ye döndüler, ordan da Medine?ye hicret ettiler. Rukıyye, hicretin ikinci senesinde Medine’de hastalandı. Hz. Peygamber, ordusu ile Bedir?e hareket ettiğinde kızı hastaydı. Osman, izinli sayıldı ve eşi ile ilglenmesi istendi. Bedir zaferinin haberi Medine?ye geldiğinde Rukıye vefat etmişti (2/624). Hz. Osman ve Rukıyye’nin Abdullah adlı bir çocukları dünyaya gelmiş, ancak küçük yaşta ölmüştür. Daha sonra Hz. Osman, Ümmü Gülsüm?le evlenmiş, o da 9/631 yılında Medine’de vefat etmiştir. Hz. Osman ve Ümmü Gülsüm çiftinin çocukları olmamıştır.

Hz. Fâtıma, Peygamber Efendimizin Hz. Hatice’den dünyaya gelen çocukları arasında en küçüğü olup Peygamberliğin ilk yılında doğmuştur. Hz. Peygamber, kızı Fâtıma?yı Hicretten sonra 2/624 yılında amcası Ebû Tâlib?in küçük oğlu Hz. Ali ile evlendirdi. Ali ve Fâtıma çiftinin bu evlilikten Hasan, Hüseyin, Muhassin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adlarında beş çocukları dünyaya geldi. Hz. Fâtıma, Peygamberimizin vefatından altı ay sonra vefat etti. Peygamber Efendimiz, Fâtıma’yı çok severdi. Kendisi henüz altı yaşındayken kaybettiği annesinin hasretini onunla gidermeye çalışırdı. Bu sebeple Fâtıma “Ümmü ebîhâ=babasının annesi? künyesiyle de anılmaktadır. Ayrıca “beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” anlamında Zehra, “iffetli ve namuslu kadın” anlamında Betûl lakaplarıyla da anıldığı bilinmektedir(Ebû Nuaym, II, 39).

Hz. Peygamber’in son çocuğu İbrahim’dir. Mısırlı Mâriye’den dünyaya gelen İbrahim, yaklaşık iki yaşında iken vefat etti. Rasûlullah’ın Hz. Fâtıma dışındaki bütün çocukları kendisinden önce vefat etmiştir.

Peygamber Efendimiz, çocuklarını ve torunlarını çok sever, onların her biriyle ayrı ayrı ilgilenirdi. Çocuk ve torunlarının dünyaya gelişinde sevincini belli eder, doğum müjdesi getirenlere bahşiş ve Allah’a şükür için yoksullara sadaka verir, akika kurbanı keserdi.

Peygamberimiz, Hz. Fâtıma’ yı çok severdi. Hz. Peygamber, onun eğitimiyle özel olarak ilgilenmiş, o da babasının tüm edep ve nezâketini kapmıştı. Peygamberimiz, Fâtıma’yı görünce sevinir, onu ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, ona iltifat ederek yanına oturturdu. Hz. Fâtıma da babası kendi evine geldiğinde onu, sevgisine layık olacak bir içtenlikle karşılardı. Hz. Peygamber bir yolculuğa giderken âile fertlerinden en son onunla vedalaşır, yolculuktan dönünce de ilkönce onunla görüşürdü. Peygamberimizin bildirdiğine göre “Fâtıma, cennet ehli hanımların öncülerindendir. Fâtıma onun yüreğinden bir parçaydı, Onu üzen Peygamberimizi üzmüş olurdu” (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 12, 31).

Peygamber Efendimiz, torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’i çok severdi; onlar için “dünyada kokladığım reyhanlarım, çiçeklerim” derdi, “cennet gençlerinin beyefendileri olduğunu” söylerdi ve “Allahım! Ben bunları seviyorum, sen de sev bunları” diye dua ederdi (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 24). Peygamber Efendimiz, kızı Zeyneb’ten torunu olan Ümâme ile ve diğer bütün torunlarıyla ilgilenirdi. Deve taklidi yaparak onları sırtında taşır, namazda omuzuna tırmanmalarına müsaade ederdi. Aile fertleriyle birlikte iken torunlarından biri su istese müsaitse hemen kalkıp su verirdi. Sık sık verdiği hediyelerle onları sevindirirdi.

Hz. Peygamber Efendimizin çok kalabalık bir âilesi vardı. Medine mescidinin doğu tarafındaki duvara bitişik yapılan odalarda yaşayan âile fertleri ve bunların yakınları, İslâm?a çok büyük hizmetler yapmışlardır. Biz, bundan sonraki yazılarımızda bu âileyi daha yakından tanımaya ve bunlardan bir şeyler öğrenmeye devam edeceğiz. Bizi okumaya devam edin!

Hafızu’l Kur’an İbrahim Akçay Hoca (2)

İBRAHİM HOCA ve KUR’AN KURSU

İbrahim AKÇAY Hoca’nın ölümünün 19.yıldönümü nedeniyle değerlendirmelerimi iki madde halinde sunmak arzusundayım. Derdim, hocamı hayırla yâd etmek ve Kur’an Kursu’na ilişkin birkaç hususa dikkat çekmektir.

1) Kur’an Kursu değişimin başlangıcı olmuştur. Kursun açılışıyla hayatlar değişti. İlkokulu bitiren köyün çocuklarının elinden tutuldu, onlara hedef gösterildi. Okuma arzusunda olan bütün öğrenciler desteklendi. Kur’an Kursu açılana kadar köyümüzde “okuma ve okutma geleneği” yok denecek kadar azdı. O güne kadar okusun diye çocuğunu Oltu?ya ya da il dışına gönderen ailelerin sayısı sınırlıydı. Kur?an Kursu köyümüz için bir dönüm noktası olmuştur. Kursla birlikte okuma ve okutma kültürü/bilinci oluştu. İlkokulu/ilköğretimi bitiren bütün çocuklar, aileleri tarafından Kur?an Kursu?na gönderilmeye başlanmıştı. Okusunlar, hafız olsunlar, adam olsunlar diye? Böylece köyde müthiş bir hareketlilik ve canlılık oluştu.

Kur’an Kursu’nun açışlında emeği ve katkısı olan herkesi saygı ve minnetle anıyorum. Aramızdan ayrılanlara Allah rahmet eylesin. Biliyorum, bu konuda tek bir kişinin katkısı yok. Onlarca büyüğümüzün iyi niyet, destek ve duası var. Onların ne kadar büyük bir iş yaptıkları gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor?

2) İlkokuldan 1982?de mezun oldum. Bir yıl körpe çobanlığı, hodaklık ve bir ?yardımcı eleman? olarak ailede bana düşen işleri yaptım. Eskiden buna ?morbet? derlerdi sanırım. Belirli işim yok. Gün içerisinde ortaya çıkan işleri yapıyorum. Sürüye katılmayan hayvanları ve atı otlatmak, odun kırmak, kaybolan koyun ve keçileri arayıp bulmak gibi?

Ben ailenin üçüncü çocuğuyum. İki ağabeyim, ?baba mesleği deyu? çobanlık yapıyorlardı. Ben de onlara yardım ediyordum. ?Okumak?, ?okutmak? ne benim ne de ailemin gündemindeydi. Böyle şeyler aklımın ucundan geçmiyordu. Çünkü çevremde ?okuma? eylemini çağrıştıran ve hatırlatan birisi/birileri yoktu. Hem akraba yoktu hem rehberlik edecek başkaları da yoktu. Kısaca “okuma bilinci” yoktu. Bu durum, aslında bütün köyün sorunuydu?

İlkokuldan yaklaşık bir yıl sonrasıydı sanırım. Bir akşamüzeri. Mal-davarın otlamadan döndüğü, analarla yavruların kavuştuğu saatler? Henüz taşındığımız susuzdaki evin kapısı önündeyim. Rahmetli Yusuf (kürt) Hacı?nın evinden bize bağırıyorlar: ?Yarın medrese açılacak. Okuyacak çocuğunuz varsa yarın gelsin başlasın.?

Köy ihtiyar heyeti, bir de köyün yeni imamı Hasan Acar Hoca. Ev ev dolaşıp Kur?an Kursunun açılışını haber veriyorlarmış. İşin aslını akşam daha iyi öğreniyoruz: İlkokuldan son birkaç yıl içerisinde mezun olanların hepsinin kursa katılması isteniyor.
Babam akşam karanlığında eve geldi. Sabah biz kalkmadan davarı otlatmaya Tarmut?a gidiyor akşam ezanı sularında geliyordu. Her zamanki hali, yorgun, kaşlar çatık? Çoraplarını çıkarmaya yardım ederken “Baba, köyde Kur’an Kursu açılacakmış. Okulu yeni bitirenleri yazıyorlar. Ben de gidip yazılayım mı?” dedim. Kısan cevapladı, “git oku, boş durup ne yapacaksın”. Ertesi gün gidip adımı yazdırdım. Bugün “muhtar odası” olarak kullanılan odada siftah yaptık.

Şu an Karayolları Camii İmamı olan Mustafa Hoca?ın cüzüyle okumaya başladım. O Kur’an’a geçtiği için cüzünü bana vermişti. ?Bismillah? deyip başladım. Okudum, okudum? Hecelerin altında Türkçeleri de vardı. Önce Arapçasını heceledim, sonra Türkçesiyle test ettim. Okudukça kendime güvenim geldi. Hocam gayrete getirdi. Beni motive etti. Bana iyi davrandı.

Şimdi düşünüyorum da hafızlığı bitirmem ve okumamda rahmetli İbrahim hocamın emeği büyük olmuştur. Eğer bana kaba ve sert davransaydı okuyamazdım ve ilk günden orayı terk ederek körpe çobanlığına devam ederdim. İbrahim Hoca?nın öğrenciye yaklaşımı güzeldi; şefkat ve merhamet doluydu. Dersimizi iyi okuduğumuzda sanki yanaklarında güller açardı. Çok hoşuna giderdi.

Ben Kur?an kursuna başladıktan bir müddet sonra babamla İbrahim Hoca karşılaşmışlar. Odun kesmeye gittikleri Huvağın meşesinde. Babam hocaya, ?Hoca? demiş, ?bizim oğlan okur mu, eğer okuyacak gibi değilse ben onu alayım. Çünkü ona ihtiyacım var?. Hoca da babama, ?Hayır Ahmet, çocuğa dokunma, o okuyacak? demiş. O günden sonra başta babam ve annem başta olmak üzere bütün ailem her türlü desteği verdi.

İhsan ve Hasanların hafızlık merasimlerinde camide Kur?an okumuştuk. Babamın çok hoşuna gitmiş. Eve geldi ve bana şöyle dedi: ?Bak oğlum, ev işlerini (odun kırma, kuzu ve oğlakları tamamlama/sayma vs?) artık yapmayacaksın. Sen okuyacaksın. O işleri ağabeylerin yaparlar?? Öğrenciliğim boyunca ailemin sınırsız desteğini burada ayrıca belirtmeliyim.

İbrahim Hoca, merhametli bir insandı. Sabırlıydı. Hem de oldukça sabırlıydı. Onlarca hafız yetiştirmesi Hoca?nın sabrının bir göstergesidir. Zaten özelde ?hafızlık?, genelde ?ilim tahsil etmek?, öğrenen ve öğreten açısından başlı başına bir sabır işidir.
İbrahim Hoca, adilane davranırdı. Öğrenciler arasında ayrımcılık yaptığına tanık olmadım. Daima dengeyi gözetirdi. Başarılı olan her öğrenci onu mutlu ederdi.

(Bir anı: Kabanın başındaki törenler için hazırlıklar yapılıyor. Hoca Aşır-ı şerif okuyacakları seçti ve onlardan hazırlanmalarını istedi. Bu seçilenler arasında ben yoktum. Bu durum beni çok üzdü. Hocanın beni seçmemesine bir anlam veremedim. Bir gün sonra derste yanıma yaklaştı ve benim duyacağım şekilde ?Ali, sen de hazırlan? dedi. Çok sevindim. Hoca bir gün içerisinde ne düşündü bilemem. Belki de üzüldüğümü fark etti.)

İbrahim Hoca uzun yıllar fahri olarak çalıştı. Biz öğrencilerden şikâyet ettiğini ya da bezginlik gösterdiğini görmedim. Neyin karşılığında yıllarca görev yaptı, işini gücünü bıraktı bizimle ilgilendi, derdimizi çekti, bilmiyorum. Hoca?ya ödeme nasıl yapıldı, düzenli olarak ödeme yapıldı mı, onu da bilmiyorum. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Ama O, Kur?an Kursu?nu ikinci plana atmadı. Hep aynı ciddiyetle bizimle ilgilendi, derslerimizi takip etti.

Güzel bir insandı. Kur?an?a hizmet etti. İnsan yetiştirdi. Yusuf Hoca’dan aldığı bayrağı bizlere verdi.

İbrahim Hoca ümmiydi, yani okullu değildi. Ama yaptığı hizmetler çok büyük olmuştur. Onun yetiştirdiği öğrenciler bugün birçok bölgede ümmetin çocuklarına eğitim veriyor, Kur?an öğretiyor. Özellikle bizim kuşağın üzerinde büyük emeği vardır. Gayreti sayesinde onlarca çocuk Kur?an?ı ezberledi ve hafız oldu. Bir gün, birileri çıkıp İnci Köyü?nün eğitim tarihini yazacak olursa, İbrahim Hoca?ya ayrıca bir bölüm açmalıdır.

Hafız yetiştirme zor bir iştir. Sabır ister, anlayış ister, merhamet ister? İbrahim Hoca?nın işi daha da zordu. Çünkü hafızlığa istidadı olsun olmasın her aile çocuğunun hafız olmasını istiyordu. ?eti senin, kemiği benim? düşüncesi vardı, Hoca?dan gücünün üstünde bir şeyler bekleniyordu. Hocamızın herkesin hafız olması için çaba sarfettiğini, yorulduğunu, hatta üzüldüğünü belirtmek lazım? Beklide o dönemde Kur?an Kursu?nda yapılan en büyük yanlışlardan birisi de buydu.

Son söz olarak şunu söylersek, sanırım abartmış olmayız: İbrahim Hoca köyümüze Allah?ın bir nimetiydi. O?nu bize Allah gönderdi. Yaşadığı dönemde önemli bir boşluğu doldurduğu tartışılmaz bir gerçektir. İbrahim Hoca, kolları iki yanda, birini geçmişe birini de geleceğe uzatmış bir insan gibiydi. Bizi geçmişle buluşturdu, köklü bir geleneğin temsilcisi olduğumuzu hatırlattı. Geçmişi de bize taşıdı ve o kutlu emaneti omuzlarımıza verdi.

Rahmet ve saygıyla anıyorum.

Mekanı cennet olsun!…

1985 Kabanınbaşı merasimlerinden
Rahmetli hocanın ikinci dönem hafızlarından

İbrahim Altaş Hocanın Ardından

Arife günü matem havası çökmüştü köyümüze? Kulaktan kulağa dolaşıyordu, işitmek istemediğimiz ve ümitlerimizi kıran o cümle: “Hoca ölmüş!!!”
Belliydi kastedilen kişi; beyin kanaması geçirmiş olup yaklaşık on gündür Erzurum’da hastanede yoğun bakımda yatan İBRAHİM ALTAŞ HOCA.

YA! Demek, ramazan bizi terk etmeden önce hoca bizi terk ediyor. Bir umut bekleniyordu iyileşeceği, yine aramıza katılacağı, yine yanlışlarımızı düzeltmek için çırpınacağı umudu?

Geçen yıl ramazanda okumuş olduğu ?ELVEDA ŞEHR-İ RAMAZAN? gazelini internetten tekrar tekrar dinledim. Önceden de dinlemiştim, ama bu sefer çok başka söylüyordu. Bu sefer giden ramazana değil kalan ramazanlara da ?elveda? diyordu. Gür sesini elveda derken çok farklı yumuşatıyordu. Sanki ağlıyordu? Elveda ramazana, bayrama, konu-komşuya, dosta-yarene, çoluk-çocuğa?

Biz Ku?ran kursunda öğrenciyken gelirdi. O zamanlar Bardız?da görevliydi. Biz biraz kara düzen okuduğumuz için beğenmez doğrusunu öğretmeye çalışırdı. Harflerin isimlerini söyler: ?Oğlum, ha?ların hepsi aynı değil biri güzel he, diğeri gara ha; boğazdan getireceksin.? Derdi. Bizde o zaman adını ?GARA HA? koymuştuk. Aslında Kuran harflerinin biriyle isimlendirmiştik.

Amme?yi okurdu bize, ağzına bakardık, harika bir okuyuş. Konuşurken sesi başka okurken başka; konuşurken gürleyen o ses okurken kadife bir hal alırdı. Ammeyi okurken özellikle ?seccaca? derken peltek se?yi çıkarışı dikkatimi çekerdi. Dilini dişlerinin arasından göstererek sesi çıkarırdı.

Bardız?dan sonra Oltu Aslan Paşa Çamii?nde görev yaptı, o yıllarda biz ihlde öğrenciydik. Gider arkasında namaz kılardık. Daha sonra emekli olunca köye yerleşti. Köy halkının içine bir Kur?an aşığı olarak katıldı.

Emekli olmuştu ama mesleğini hala seviyordu, insanlara bir şeyler öğretmeyi hala seviyordu. Ve hala bildiği yoldan şaşmadan yanlışlıkları düzeltmek için çırpınıyordu. Nerde, kimi yakalarsa bir şeyler öğretmek istiyordu. Camide Kuran okumayı, namazı; çayırda çayır biçmeyi; çobana kuzu otlatmayı öğretirdi. Beğenmezdi kimseyi kolay kolay. En doğru onun bildikleriydi.

Kışın posta posta gezer gençlere bir şeyler vermek isterdi. Bazıları onu beğenmez, ti?ye alırdı. Hoca hic birini umursamazdı. Kınayanın kınamasından korkmazdı.

Hoca, yaşlı olduğu için teravih namazlarını artık evde kılıyormuş; diye duymuştum. Ramazanın başından beri pek gelmemişti teravihe. Ramazanın ortasını geçmiştik bir akşam hoca bize bir sürpriz yaptı. Teravihe gelmişti namazdan önce başladığı okumasına namazdan sonra da devam etti. Ve okuyuşuyla bizleri bir kez daha ve son kez mest etti.

O akşam son olarak Esmau-l husnayı okudu. İlk kez böyle bir okuyuş dinlemiştim. Çok farklı okudu. Her ismin arkasından bir ayet okudu. Caminin bütün cemaati son kez dinliyormuş gibi kafalarını önlerine eğmişlerdi. Bir huşu hali vardı. Camiden çıktığımızda büyülenmiş gibiydim. Keşke kayıt alsaydık dedim, yanımdakilere. Bir daha okur mu acaba?

Evet, bir daha okumadı? son okuyuşuymuş? meğer camiye helalleşmek için gelmiş; meğer son kez okumak için gelmiş; meğer esmau-l husna ile nokta koyacakmış?
Evet, son dersi için gelmişti ?Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.?
Ve ölümün bize ne kadar yakın olduğunu öğretti lisan-ı hal ile?

ALLAH makamını cennet etsin.

Ondaki Kuran aşkını bizlere de nasip etsin.

« Daha eski yazılar

© 2021 iNCi KöYü