Ak Sultan

Her ne kadar ?ma?natu?ş şiir, fi badni-ş şair? demiş olsalar da, şairin şiirinde okur, kendi meramını anlar. Ya da şöyle diyelim: Okur, aslında şiiri okurken şairden aldığı ilhamla onu yeniden yazar. Şiir bir vecd halinin yansıması olduğu içindir ki, her okunuşta farklı dokunuşları olur. Şair için de, okur için de böyledir.

Kendim için bir savunma hattı oluşturduktan sonra şimdi Mustafa Aktaş?ın DAĞLARA SULTAN şiirinden yola çıkarak dumanını, karını, boranını, baharını, yazını, türküsünü, tulumunu, sazını içinde barındıran AKDAĞ?a uzanmak istiyorum.

Şairimizin attığı başlık, her şeyden önce kuşatıcı, büyüleyici biraz da merak uyandırıcı. . . Çok iddialı bir başlık: DAĞLARA SULTAN

?Dağların sultanı? değil. Öyle olsaydı dağlar içinden bir dağ olup sadece en üstünü olacaktı. Dağ olmaktan öteye bir anlam katıyor. Dağlar içinden bir dağ olduğunu düşünürken sadece bir dağ olmadığını haykırıyor bizlere. Secdedeki duruşuyla, ölümsüzlük uykusundaki şehitleriyle, hüznü içinde saklı bengisu pınarlarıyla, aşıkların, şairlerin mısralarındaki dirilişiyle. . . İçimizden biri olduğunu anlatmaya çalışıyor kendi diliyle.

Akdağ?ın ululuğundan, büyüklüğünden ya da yüksekliğinden dem vurmuyor. Onu Dağlara Sultan yapan, ne zirvesinin ulaşılmazlığı ne de insanı hayran bırakan heybetidir. Onu üstün kılan manadaki duruşudur.

Zemheriden ödünç alınmış, bembeyaz bir duvak, başında. . .

Karası olmayan bir duvak. . . Yaz aylarına veda ederken bir düğüne hazırlanır.

Nazlı bir kız gibidir o; sultanın kızı. Hazır bir giysiye bürünmez, hiçbir gelinlik de uymaz ona. Kışa kadar terzinin önünde oturur; terzi, her bir yamasını parça parça diker.

İlk önce menekşeliğe duvağı takar, ölçüsü olmamıştır; onu kaldırır tekrar daha büyükçe bir parçayla örter.

Defalarca denemelerden geçirir. En güzeli olmalıdır. Her gören aşık olmalıdır. Genç kızların rüyası, delikanlıların gözdesi olmalıdır.

Sonra gelinliğin diğer bölümlerini özene bezene, ölçülerini tam alarak, fazlası ve eksiği olmadan giyindirir.

Son olarak İnci’lerini de takar gerdanına.

Güzelliği göz kamaştırır. . . Bembeyaz gelinlik içinde gören maşallah çeker. Göreni mecnun eder. . . Ferhat, ona ulaşmak için dağları deler. . .

?Sabah güneşi ilk olarak güzele vururmuş? Onun için sabah her uyanan, onun yüzüne bakar. O gelinlik içinde, güneş bile onunla aydınlanır. . .

Kim görse kıskanır. Kıskanılmayacak gibi de değil. Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurunca bırakır hüznü matemi; oynaşır, cilveleşir dostlarının gözünü gönlünü açar, düşmanlarını çatlatır. . .

Düğün zemheride. . . Düğüne kadar bütün hazırlıklar yapılır. Diğer dağlar da hazırlanır bu düğün için. ?Sultan Dağ?ın düğününde sultan gibi olmak isterler. Her biri beyazlara bürünürler. Çevre köylere haber salınır, davetiyeler gönderilir. Gören görmeyen bütün köyler de beyaza bürünüp düğüne hazırlanır.

Zemheri gelmiştir; düğün günü gelmiştir.

Heyhat!! Güzellerin kaderinde olan hoyratlık, sultanımızı da vurmuştur. Yoktur layıkı. . .

Kim damat olabilir ki, bu güzelliğe; kim teslim olabilir ki? Köle olmaktır, gayrıyı unutmaktır. Kimin gücü yeter bu düğüne.

“Hangisi seninle Âdem’den kalmış, Hangi dağ akranın?”

Sultanımız, bir ay daha bekler. Belki cesareti olan bir yiğit vardır bu meydanda. . .

Sırtında gelinlik eskimeye başlar, üzerine yenisini giyinir gücük ayında. Rüyalarının düğününü bir yıl daha ertelemek istemez.

Ne yazık ki, marta kadar çıkmaz kendine güvenen; sultana kırk gün kırk gece düğün yapacak birisi. Ancak kendine güvenenler güveği olurmuş. . .

Ne hazin bir bekleyiştir ki, aylar sürer. . .

Umutlar kırılmıştır. . .

Artık davetliler, ağlayarak beyazları çıkarmaya başlamışlardır.

Alçaklar, kıskananlar dedikoduya başlar. Kusurlar aranmaya başlar.

Dilden dile dolaşır, bitmeyen düğün hazırlıklarının hazin öyküsü.

Dostların da yavaş yavaş bu düğünden umut kesip beyaz elbiselerini çıkarmaya başladıklarını sessiz ve kırılmış bir kalp ile seyreden Sultan Dağ, için için ağlamaya başlar.

Gece gündüz ağlar. . . “Düğün yoksa gelinlik de yok. . .” der. Gelinliği parçalamaya başlar, göz yaşlarının süzüldüğü yerlerden gelinlik yırtılır ilk önce. Gözyaşları sel olur, dereleri doldurur.

Bu mahmur ve küskün hal yaklaşık iki ay sürer. Gülmez, güldürmez; başında pare pare bulutlarla… Bakmaz kimsenin yüzüne; kendi efkârıyla baş başadır artık.

Kızgındır, öfkelidir. Gelinliğin parçaları çığ olur, kapatır yolları; geçit vermez sıla yolundan.

Sultan Dağ, bu bunalımdan ancak bağrında taşıdığı şehitlerin duasıyla uyanır. Ölümsüz misafirleri onu teselli eder. Gece gündüz bu güzelin kapısının bekçileridir onlar. ?Canımızı verdik seni vermedik.? derler. ?Senin küskün haline, gücenmiş duruşuna biz dayanamayız; hem güzele gülmek yakışır. Hayatın sonu değil ya. Yeni zemheriler gelecek, yeni gelinlikler giyeceksin; yine toy düğün yapacağız.

Bak yakışmıyor sana bulanık durmak, karalar giymek; ismin ?AK? iken. Hem sen gelinliğini çıkardığında da güzelsin, AK?sın.?

“Seni özleyen o kadar insan var ki, görmek için can atarlar. Koşup gelecekler dünyanın ta ucundan; sultan şehir İstanbul?dan, Bursa?dan… İzmir?in yakan sıcağından kurtulup serinlemek için, gözyaşlarından bir yudum içmek için sana gelecekler.”

“Bak, köyün gençleri düşmüş yollara; en güzel kuzuyu getirirler sana armağan. Sende eğlenip, sende gülecekler. Eteklerinde bar tutup, halay çekecekler. Teeey tey!”

Kızları al-yeşil giymiş seyire gelirler. Seni sırdaş bilir de gelirler. Anneye, arkadaşa, bacıya anlatılmayanı sen bilirsin. Onlar ki, yüreklerindeki koru sende söndürmüşlerdir. Oraklarıyla ekin biçmeye değil, seni görmeye gelirler.

İhtiyarlar, gençliğini sende yaşamış; doyurmuşsan doymuş; ağlamışsan suya kanmış; seninle eğlenip, seninle gezmiş. Sabah akşam yüzüne bakmış. Derdini, efkârını türkülerle sana anlatmış. Dayanamaz onlar, dayanamaz senin baygın bakışına.

İhtiyarlar. . . Onlar çoluk çocuğu gurbete terk ettiler ama seni terk edemediler.

Ya gurbetteki. . . Senden kolay mı ayrılmıştı sanırsın? Bir yavrunun annesinden ayrılması gibi acıydı bu ayrılık. Ayrılırken dönüp dönüp baktılar. . . Unutulmaz bir andı. . . Her biri duvardaki resimlerinle avunurlar. . .?

Sultan dağ, dinlemez mi şehit sesini?

Güzel, kendine yakışanı yapar aylar sonra. Etekleri yeşile boyanırken, uykudan uyanan nazenin mahmurluğuyla hayata gülümser.

Koyunları meleşir yamaçlarında, kuzuları oynaşır çimenlerinde. . .

Çobanları, tulum çalar göze başlarında. . . Dinletir çoban gaydalarını; dağa- taşa, kurda- kuşa, börtü böceğe, ölüye- diriye. . . Kalbinde ince sızılar taşıyanlar dinler, gaydalarda keskin vuruşları. . .

Yaz gelir, sultan dağ, bütün hazırlıklarını yapar; en güzel elbiselerini giyer, uzaktan yakından gelecek olan misafirlerini bekler.

Misafirler akın akın gelirler baba evine gelir gibi. . .

Kuşatır tüm misafirlerini ana kucağı gibi. . .

O, özlediklerine kavuşur; hasret giderir.

Dertlerini dinler misafirlerinin. . .

İkramda bulunur çeşit çeşit çiçeklerini, dertlerine derman olsun diye. . .

Soğuk suda ıslatılmış bir kuru ekmek bile ilaçtır çaresiz gurbetçiye. . .

Çoban uykusuna dalmışken gelen o tulum sesi, kuzuların meleyişi, yeni yetme tosunların dağa sahip çıkarcasına böğürmesi, yakın dereye akan gözelerin şırıltısı, ya da köyden yükselen bir ezan sesi. . .

Hepsi Sultan Dağ?ın misafirlerine. . .

Güz gelir misafirler bir bir ayrılır; hüzün vaktidir. . .

İlk gidenlere aldırmaz; daha çok vardır ziyaretçisi, daha çok vardır eylül?e. . .

Daha çoluk çocuğun cıvıldaşması yükselir köy semalarına. . .

Daha kuzuların, koyunların ayakları kesilmemiştir yamaçlarından. . .

Daha daha . . .

Ne kadar daha teselli edilebilir ki, Sultan Dağ?

O da görüyor, her gün dolu giden arabaların boş döndüğünü, allı yeşilli çocukların sokaklarda koşturmadığını, eteklerinden kebap kokusunun yükselmediğini. . .

O da görüyor saç sakalın AK?landığını. . .

Eylül gelmiştir; hazandır zaman. . .

Sultan, sisten- pustan yapılmış örtüsünü atar başına. . . Göstermek istemez gözyaşlarını; gizli gizli akar ak göğsüne damlalar. . . Arada dumanlarla dokunmuş örtüyü kaldırsa da tebessümden çok uzaktır bakışlar. . .

Güzünü ağlayarak geçirir.

Allah’tan umut kesilmez, hayatın sonu değil ya. . .

Sultan Dağ, umuda yolculuğa çıkar; yeni duvaklar takar, yeni gelinlikler giyer, yeniden zemheriden gün alır. . .

Hep böyle bir hayat. . . Yazın ak, kışın ak. . .

Adı AK DAĞ kalmış sultan dağın. . .

“UHUD BİZİ SEVER, BİZ DE UHUD”U SEVERİZ?

Loading

Bu yazıyı derecelendirmek için tıklayın!
[Toplam: 3 Ortalama: 5]

Bir yorum yazın

İsim girişi zorunlu, E-posta girişi isteğe bağlıdır. E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.

5 Yorum

  1. Hasan Akçay

    Maşallah Zakir abi çok güzel anlatmışsın eline diline sağlık

  2. Kömürcüoğlu Kadir

    Sevgili Zakir bey kardeşim.Gönlüne eline yüreğine sağlık.Her İnciköylünün yüreğinde bir Akdağ sevdası yatar,Sabah kalktığı zaman sevgliliye bakargibi Akdağa bakar,o dağ onun vakarıdır.Çıktığı zaman doyamadığı,çıkamadığı zaman hüzünlendiği bir sevdadır.BU AKDAĞ sevdasından sende savdalandığın için seni kutlarım.AKDAĞ şiirimde,
    Kış gelir olursun bembeyaz gelin
    Eser tipi boran yellerin Akdağ
    demiştim.Bize yazın sıcak günlerimde Akdağın gelinlik giymiş halini bize izlettiğiniz için teşekkür ederim.Her şey gönlünüzce olsun.selamlar.

  3. ahmet ağırman müh

    zakir bir yazıyla bizi kandırma. devamını bekliyoruz. tebrikler

  4. Musa Akyüz

    Zakir hocam ağzına gönlüne sağlık,akdağın dilinden herkes anlamaz,ama sen anlayanlar kervanına çoktan katılmışsın.

  5. fatih ağırman

    arkadaşlar istanbulun bu sıcak ve bunaltıcı havalarında o bembeyaz örtüsüne bürünmüş yüce akdağı görünce gerçekten üşümeye başladım şu anda onun zirvesinde olmak kadar daha güzel bir duygu yoktur.

© 2024 iNCi KöYü