ZAMANLAR “Ramazan”

Ramazan beklenirdi. Birdenbire gelmezdi. Receb’in, Şaban’ın müjdesi olarak gelirdi. İki ay önceden haberi gelirdi de insanlar gelene kulak kabartırlardı.

Ramazana en çok anneler hazırlanırdı. Ramazanın tatlı telaşını en çok da anneler yaşardı. Ramazan ilk olarak onlara gelirdi.

İhtiyarlar, biraz ‘ne çabuk geldi, ömürden bir yıl daha eksildi’ hüznüyle karşılardı ramazanı. “Ömründe bir defa da olsa üç ayları tutacaksın.” fermanının yerine getirilmeyişi pişmanlığını ya da yerine getirmenin huzurunu yaşarlardı.

Çocuklar için farklı bir eğlencenin adıydı ramazan. Bütün bir yılda  eskiyen oyunlara yeni bir etkinlik katmaktı. Ramazanın merhameti çocuklara yağardı sağnak sağnak. Onun içindir ki her insanın çocukluk yıllarında ramazan bir başkadır. Oruç tutmadıklarında bile rahmet yağar çocuklara. Ya oruca sabrettilerse; o zaman garkolurlar rahmete.

İlk defa babaları yanında uzun bir namazın secdesinde yorgun ve minik  bedenle uykuyla mücadele ederler. Sabrı o secdede öğrenirler. İhtiyarlar için  kısa olan o secdeler çocuklar için bir lahzalık uyku vaktidir.

Babasıyla gittiği cami yolunu artık mahalleden üç beş arkadaşıyla aşındırır.  Caminin arka saflarında haram(!) gülmelerin  tadına varırlar korkarak cellad yüzlü heriflerden. Selam verene kadardır masumca şımarıklıklar. Eğer öndeki pis bakışlı abiler secdede ayak aralarından bakarak burnuna çifteyi vurduysa  selama da kalmazlar. Fırlarlar kapı aralığından. Ertesi akşam çatık kaşlı amcalar kapının önünü önceden keserler namaz hayallerini/ huzurunu bozan bu melekleri camiye almamak için.

Üçüncü günden sonra çocuklar camide yoktur artık. İmamın okuyuşu ağırlaşır. Pencereler açılır ama çocuksuz camideki havanın ağırlığı dağılmaz.

Çocukların sesi bu sefer dışarıdan duyulur. Cami önünde ‘ödleşmeler’ başlamış. Cami içinden kovulan çocuklar, cami merkezli bir oyunu başlatırlar. Gecenin karanlığında cesaret oyunu. ‘Buluntu’. Cami cemaati dağılıncaya kadar.

En gizemli-mistik hava sahurdadır, çocuklar için. Hele oruç tutacak yaşa gelmemiş olanlar hep merak eder ve kalkmak isterler sahura. Zaten ramazanı diğer zamanlardan ayıran en belirgin zaman parçasıdır sahur. Diğer yapılanların hepsi sair zamanlarda da vardır. Sahurun gizemi ağır uykuya galip gelir. Sahura serin ya da soğuk bir havayla kalkılır. Yüzü yıkamak bile üşütür. Sofrada olmanın mutluluğu vardır. Sahur yemeği yenildiyse, bir tekne orucu tutulur artık.

 Sahurda sağlam yemek lazım. Köyde herkes beden işçisi, yaz aylarında. Sağlam yemezsen sağlam çalışamazsın. Onun için yürek tutmayan haşıl, pilav veya kartol yenmez. Siron, erişte, börek gibi yağlı şeyler yenir. Sofra anne tarafından kurulmuştur. Herkes sofraya dizilir ama, sofrada bir sessizlik olur, önceki günün yorgunluğu bitmemiştir. Aslında iştah da yoktur, su bile hoş gelmez. Ama yarınki işler düşünülünce, sabahın ilk saatlerindeki  can sıkıcı susuzluk da göze alınarak sahurluklar yenir.

Bir de sahurda komşuların uyanıp uyanmadığı kontrol edilir. Uyanmış olanların pencerelerinde solgun bir ışık vardır. Uyanamamış olanların penceresine hafifçe tıklanır, uyandırılır ‘sabaha kalmasınlar’ diye.

….

Ramazan denince bir de iftar öncesi telaş akla gelir. Herkes de başka telaş vardır. Anneler ve evin morbetleri  sofra hazırlama telaşındadır. Aslında akşama kadar onlar da tarlada, bayırda çayırda çalışmışlardır ama sofranın hazırlanması da onların merhametindedir. Evin küçük morbetleri ise eve soğuk su taşıma telaşındadırlar. Köyün dışındaki soğuk çeşmelerden ya da gözelerden bir çaydanlık yada kova ile su getirmek. Iftara yakın getirmek lazım ısınmasın. Zamanı iyi ayarlamak lazım, yolda ezan okunmasın. En makbulü eve girdiğinde ezan “Allah-u ekber” diyecek. Ve evdekiler senin getirdiğin soğuk su ile iftar açacak. Belki dağdan kar getiren olmuşsa, bir tas-kesek kar, getirdiğin suyu daha da soğutur.

Teravih namazı… cami tıklım tıklım dolu. Lüküs lambanın gaz kokusu ve homurdanarak yanması… duvarlara yansıyan büyük büyük gölgeler… bir dedenin “İşfe’lenaa… “ diye başlayan yanık sesi… gençlerin yaramazlıkları… çocukların gülmemek için kendilerini sıkmaları ve sonunda pıskırmaları… dışarıda patlayan bir mantar sesi… bazı amcaların namazda sabırsızca kafa sallayıp “çı’ çı’..” yapmaları…muhtar- heyetin kapı önünde namaza durmaları ve millet secdedeyken kapıdan kaçanları paçalarından yakalamaları…

Bir zamanlar yaşandı. Ve o zamanda kaldı. Ne zaman geri gelir ne de o yaşananlar bir daha yaşanır. Seksenli yılların başı. Daha elektrik yok. Sular ‘umbuzağacı’ yla çeşmelerden taşınıyor. Köyde nüfus patlaması var. Üç beş aile göç etmiş gerisi köyde. Gurbet her evin geçim kapısı. …

Bu günleri yaşayanların çoğusu yok artık.

Kalanlar içindir hatıralar…

NOT: Manşet resmi: Necip ALKAN’ dan

Loading

Bu yazıyı derecelendirmek için tıklayın!
[Toplam: 4 Ortalama: 4]

Bir yorum yazın

İsim girişi zorunlu, E-posta girişi isteğe bağlıdır. E-posta hesabınız yayımlanmayacaktır.

1 Yorum

  1. Dursun ali alkan

    Ogünleri derinden yaşayan birisi olarak çok teşekkür ederim hocam ozamanları tekrar yaşadık sayende sağol

© 2026 iNCi KöYü