Yazar: Muammer AKÇAY

3 kayıt bulundu

Soğanlı Çılbır Destanı

BİR GURBET ŞİİRİ: SOĞANNİ ÇILBIR

“Kurtulamam üç nesnenin elinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk
Üçü bilmez birbirinin halinden
Biri firkat biri gurbet biri aşk”

Cevheri


Fırkat, ana ocağından, yar kucağından ayrılık… Gurbet fırkatte gizli, uzakla kaim. Aşk onlardan müştak. Hepsi birlikte bir anlam; hasret…

Devamını oku

Hafızu-l Kur’an İbrahim Akçay Hoca

Malum olduğu üzere 26 Haziran Hafız İbrahim AKÇAY Hoca’nın ölümünün 19. yıldönümüydü. Yıl dönümü vesilesiyle hem kendisini rahmetle yad etmek hem de 63 yıllık hayatının kısa bir hikayesini siz değerli köylülerimizle paylaşmak istedik. Her kişinin hayatında diğerlerince örnek alınacak bir takım hususiyetler vardır inancındayız.

Hoca 1929 yılında doğdu. Babası Karaaligil?in Yusuf Hoca, annesi ise Huvaklı Nene olarak da bilinen Firdevs Nenedir. Ailenin öz olarak üçüncü, üvey olarak ise Merhum Yusuf ALTAŞ (Topal Hoc)Hoca?nın eşi olan Hadise Nine ile birlikte dördüncü çocuğudur.

Hocanın doğduğu yıllar bilindiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bu yıllarda memleket genelinde olduğu gibi yöremizde de henüz okul bulunmamaktadır. Bu anlamda köyde ilkokul olmadığından herkes gibi o da okula gidemez. Ancak eski usulden devamla köy hocalarından eski yazıyı öğrenir. Bu bağlamda ilk derslerini bir zamanlar köyün imamlığını da yapan babası Yusuf Hocadan alır.1942 yılında Yusuf Altaş Hoca tarafından köyde hafızlık geleneği başlatılınca Ali Hoca(AĞIRMAN), İbrahim Hoca(ALTAŞ) ve diğer arkadaşlarıyla birlikte ilk talebelerden biri olur. Hafızlığa başladığında onüç yaşındadır.

İbrahim Hoca hafızlığını bir buçuk senede tamamlar. Hafızlık arkadaşlarının şahitliğine göre içlerinde en çabuk ezber yapan kişi odur. Evde pek ders çalışmaz, diğer arkadaşları derslerini verip bitirinceye kadar dersini yapıp dinletirmiş. Demek ki hoca için öyle her defasında bir sahifeyi otuz üç kere okuyup ezberlemek yerine üç beş defa okumak yeterli oluyormuş.

Hafızlığını bitirdikten sonra diğer arkadaşları Huvağa (Alatarla Köyü) dersler almaya giderler. Ancak Hoca, Huvak?ta Emin Hocanın verdiği derslere çok az bir süre katılır. Hafızlık arkadaşı İbrahim Hoca (ALTAŞ) askerliğini İstanbul?da yaparken bazı hocalarla tanışır. Askerlik dönüşü Ali Hoca?yı da alarak İstanbul?a giderler. Dolayısıyla İstanbul yolculuğu topluca organize edilen bir plana dayanmadığından Hoca bu kafileye katılmaz.

İbrahim Hoca hafızlıktan sonraki yıllarda bir müddet köy işleriyle meşgul olur. Köye nakit paranın girmediği o yıllarda geçim tarım ve hayvancılık üzerine kaimdir. Bu yüzden erkek nüfus gücü rençberlikte iş bölümü için vazgeçilmezdir.

Askerlik yaşına gelince Hoca kilosunun düşüklüğü ve fizik olarak yeterli görülmediğinden kendi yaşıtlarıyla birlikte askere alınmaz. Askerliği bir yıl ertelenir ve ancak kendisinden sonraki devreyle askere gider. Askerliğini Erzurum?da yapar. Askerliği sırasında garip bir olay olur; Asker arkadaşları ile birlikte ölümcül bir trafik kazası geçirirler. Ölen ve yaralananlar olur. Hocayı da öldü diye ölülerin arasına koyarlar. Fakat bir süre sonra ölüleri kontrol eden bir asker Hocanın yaşadığını fark eder. Durumu üstlerine haber verir. Yetkililer gelip Hocanın ölmediğini görürler ve böylece Hoca ikinci kez zihayat olur.

Askerlik dönüşü 1952 yılı sonunda evlenir. Hocanın çocuk yaşta ölen iki oğlunu saymazsak üçü erkek, ikisi kız olmak üzere beş çocuğu hayattadır. Evliliğin yükü iyice ağırlaşınca 1961 yılında eski ismiyle Oltu?nun Terpenk (Yukarı Çamlı) köyüne imam olarak gider. Bu köyde tam yedi yıl imamlık yapar. Hizmeti karşılığında köylünün yıllık hak olarak cemaat başı verdiği bir urup buğday, bir yarım arpa ve vs. dir. Kısaca kadrolu imam değildir. Bu köyde ilk hafızlık hizmetini başlatarak bir kaçı yarım olmak üzere beş altı tane hafız yetiştirir. Gençlik yıllarında kendi imkânları ile yeni yazıyı ve okumayı çok iyi öğrenmiştir. İlkokul diplomasını bu köyde iken Oltu?ya geldiğinde dışarıdan sınavlara girerek alır.1968 yılında köyde bir yaralama ve bir de ölümle sonuçlanan kavga olayı olur. Kendisini tanık yazmak isterler. Köyde huzuru bozulur. Bir tarafta mağdur ve yakınları diğer tarafta evinde kaldığı ve yakın olduğu kişiler vardır. Bu durumda köyde kalamayacağını düşünerek ayrılmaya karar verir.

İnci Köyüne döndükten sonra pek gurbete gitmeyerek köyde rençperlik yapmayı tercih eder. 1980 yılında Topal Hoca?nın vefatı üzerine ondan hafızlık geleneğini devralır. Aynı yıl köyün kadrolu imamı Osman Çelebi Hoca da vefat edince köyün fahri imamı da olur. Hafızlık geleneğini hayatının nihayete erdiği tarihe kadar sürdürürken, bin bir titizlikle sürdürdüğü fahri imamlık görevini 1983 yılında resmi olarak imam ataması yapılınca bırakır. Yine bu görevi sırasında aldığı ücret cami derneği tarafından verilen ve o zamanki bir memur maaşının sekizde biri kadar olan bir meblağdır. Hayatının hiçbir döneminde devletten bir kuruş ücret almadığı gibi görevinin nihayetine kadar en küçük bir ihmalkârlık göstermeksizin işini bihakkın yapmaya çalışır. ?Madem bu görevi üstlendik hakkıyla yapmamız gerekir? düşüncesiyle dağda taşta, köyün en uzak muhitleri olan Gedük?te, Güynes?te, Köşmek?te bile olsa her zaman vakit namazına yetişme titizliğini gösterir.

Köyümüzde hafızlık geleneği Mustafa Ağırman Hocanın rehberliği ile 1983-84 yılında resmi kuran kursunun açılmasıyla daha organizeli bir şekle ve resmi bir hüviyete bürünür. İlkokuldan mezun olan hemen herkes ortaokula başlamadan önce kuran kursuna yazılır. Bu bir gelenek olur. Bu dönemde Hoca hafızlık için ilk akla gelen kişi olur. Resmi olarak görev köyün İmamı olan Hasan Acar Hoca da olmasına karşın hafızlık hocalığı fahri olarak İbrahim Hoca tarafından yürütülür.

1983-84 yılında başladığı görevini 1992 yılı Haziran ayına kadar kesintisiz sürdürür. Bu süre içinde belki yüzden fazla kişi rahle-i tedrisinden geçer. Bunların bir kısmı hafızlığını yarıda bırakırken bugün sayısını tam olarak bilemediğim çoğunluğu hafızu-l Kur?an olarak medreseden mezun olur. Köyde neredeyse her evden bir hafız çıkacak seviyelere gelinir. 63 yıllık ömründe 63 hafız yetiştirdiği söylenmektedir.

Hocanın 63 yıllık hayatı 1992 yılı Haziran ayının yirmialtısında bir Cuma sonrası sona erer. İçinde bir ağrı hisseden Hoca Oltu?da doktora görüneyim derken bir anda Erzurum?a hastaneye kaldırılır. Hastalık teşhisi, mide kanseridir ve karaciğere yayılmıştır. Bir kaç defa ameliyat için teşebbüs edilir ancak kanserin hızla yayılması dolayısıyla bundan vazgeçilir. Hastaneden çıkarılarak Oltu?ya getirilir. Burada Oğlu Mevlüt Hocanın evini dolduran eş dost ve hafızlık yaptığı arkadaşlarının duaları ve son ana kadar dilinden düşürmediği Kuran tilaveti ile ebediyete intikal eder.

(Bir not: Son saatlerinde artık dünya ile irtibatı kesilmişken, Kuran?dan bir ayeti tekrar tekrar okuduğu görülür, sesi pek duyulmadığı için nereyi okuduğu anlaşılamaz. Orada bulunanlardan amcasının oğlu Hüseyin Akçay kulağını Hoca?nın dudaklarına yaklaştırarak dinler ve Kehf Suresinin son ayetini (110) okuduğunu anlar. Hoca kendi okuduğu bu ayetle de son nefesini verir.)

Hafızlık yapıp yaptırmanın bin bir güçlüklerine karşı Hocanın çok sabırlı hareket ettiğini tüm hafızları takdir eder zannederim. Hocanın biz talebelerin birçok yaramazlığını gördüğü halde görmezlikten geldiğini, töleranslı davrandığını hepimiz biliriz. Hiçbir dedikoduya girmezdi. Ancak medreseden kaçan, derse gelmeyen veya dersini uzun süre veremeyen hafızların izini sürmeyi de ihmal etmezdi. Bu anlamda hocayı aldatmak mümkün değildi. Kimin hangi dersi ne zaman verdiğini mıh gibi aklında tutardı. Eski ezberleri yeniden okumak vs gibi numaraları yutmazdı. Sessizdi sakindi. Ancak ders hususunda celallenirdi.

Aile hayatında kanaatkârdı. Kendi kendine yeter bir hayatı vardı. Daha önce de ifade edildiği üzere bir taraftan çiftçilik yapar diğer taraftan cami derneğince bazen ödenen bazen ihmal edilen cüz?i bir meblağla geçinmeye çalışırdı. Bence Kuran okuyup okutmanın manevi ve itibari değeri onu tatmin ediyordu.

Hafızlık hocası Yusuf ALTAŞ Hoca hem hocası hem de eniştesidir. Aralarında sekiz yaş gibi az bir yaş farkı bulunmasına rağmen Yusuf Hoca?ya olan hürmeti son derece yüksektir. Topal Hoca onun için hayatının sonuna kadar rol model olmuştur. Sonraki dönemlerde fırsat çıkınca hafızlık geleneğini sürdürme açısından örnek aldığı ilk kişi olmuştur. Bu gelenek dolayısıyla Yusuf Hoca?nın hafızlık yaptırdığı mushafı, çocukları tarafından alınan bir kararla

Hocaya emanet edilmiştir. Bugün halen Hocanın manevi himayesinde bulunan bu mushaf emanet edilecek kişiyi beklemektedir.

19.ölüm yıldönümü vesilesiyle hem kendisine hem hocasına Allah rahmet etsin, mekânlarını cennet kılsın. Kuran hizmetkârlığı onlar için birer ber’at olur inşallah.

Medrese Hatıraları (1)

Medreseden Kaçış

Yapan bilir,
Hafızlık zor iş.
Durmadan dinlenmeden,
Gece gündüz dinlemeden,
Herge koşulan tosunlar gibi,
Seni de bağlarlar samiye sambağıya,
Artık canlanmaya imkân yok.
Gecesi, gündüzü yok,
Umut edilecek bir pazarı yok.
Kaçsaaan kovalayacak adam çok.
Bir hafta, iki hafta, üç hafta
İzin mi? değil bile lafta
Bütün umut Hocada
Hocanın eşeğinde.
Ne hoşumuza giderdi Hocanın eşeği
Eşeğin uzaklardan duyulacak sesi
Bir işaret sayılırdı işe güce
Herkesi kaplardı bir telaşa
Eşeğin sesi nereden geliyor,
Acaba Hoca bir yere mi gidiyor?
Nöbetçiler yollanır dış kapı kollarına
Dikkat ederler Hocanın yollarına
Eğer eşek dışarıda
Semeri vurulu,
Balta da sokulu ise
Bir haber ulaşır içeriye
Herkes döner deliye.

Bekleme başlar gözler kapıda
Mushaflar kapalı, başlar havada
Son bir haberin gelmesi beklenir;
Hele olumlu olması yeğlenir.
?Uşaklar! Hoca oduna gitti? dedi mi ulak
Artık hiçbir itiraz istemez kulak
Hey heylere karışmış çığlıklar eşliğinde
Birer ikişer kapının eşiğinde
Yollanır hafızlar evlerine neşeyle.
Yine de anadan babadan bir endişeyle,
Ancak bir bahane bulması gerekir hafızın
Tatmin de edilmesi gerekir ananın babanın
Çünkü Hoca ?hadi gidin? dememiştir,
?Bugün tatil? diye söylememiştir.
Belki bir yük ot getirmeye gitmiştir.
Ama artık iş işten geçmiş,
Herkes oyun eğlenceye dalmış,
Onları toplamak imkânsız gibi
Körpeyi davardan ayırmak gibi
Herkes kendini araziye salmış
Acılı hesap ertesi güne kalmıştır.
Belki Hocanın hoşuna da gitmiştir:
“Yarın hem söver hem döverim
Bu arada işimi de yaparım.”

Sanmayın ertesi gün için karalar bağlanır
Bin bir korku ile medreseye yollanır
Herkes gününü gün etme telaşında
Yenilecek dayak kimin umurunda
Sonra mukadder olan için ne gam
Birkaç sille için ne keder
Böyle yoğurmuş bizi kader
Velhasıl gün tükenir
Hoca bilendikçe bilenir
Gün ağarır ders başlar
Mushaflarda bütün başlar
Etmek için Hocayı şadan
Bu kez olsun etmeden nadan
Dersini iyi yapma gayretinde
Bütün umut Hocanın inayetinde.

Hoca gülümseyerek girer içeri
Bir Allah?ın kulu kalmaz dışarı.
Ne yaşanacaksa yaşanır
Maça İsrafil?le başlanır
Sillenin ölçüsü bizde ayarlanır,
Ne konu, komşuya bakar
Ne dost, akrabaya bakar
Hoca ayağında top dolaştırmadan
Sekmeden sektirmeden
Gol üstüne gol atar.
Golü yiyen seyr-i âleme dalar
Alan razı satan razı
Atan razı yiyen razı
Kimsenin yok itirazı
Belki içlerinde bir tını
Dillerinde bir mırıltı
?Gün ola devran döne
Belki görüşürüz yine?
Bu hikâye de böyle bite.

Muammer AKÇAY

© 2020 iNCi KöYü

Scroll Up