Yazar: Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN (Sayfa 2 / 2)

40 kayıt bulundu

Ramazan Bereketi

Kendisi, Yüce İslâm dînini kabul etmiş olduğu halde sevgili peygamberimizi gören ve onunla sohbet eden, onun cemaati olan ve bu îman üzere ölen bahtiyar insanlara sahâbî diyoruz. Mübârek sahâbî efendilerimizin her biri, Hz. Peygamber efendimizle ilgili çok hâtıralar anlatırlar bize.

Biz, sevgili Peygamberimizin hayatını Kur’ân-ı Kerîm’den ve bir de sahâbî efendilerimizin anlatımlarından öğreniriz. Onlar, Hz. Peygamber efendimizin hem hayatını anlatırlar hem de güzel sözlerini (hadîs- şerif) naklederler.

Bu güzel insanlardan birisi olan Hz. Selman el-Fârisî (r.a.), Hz. Peygamber ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Şaban ayının son gününde, Rasulullah (s.a.v.) bize şöyle bir konuşma yaptı: Ey insanlar! Büyük ve mübârek bir aya giriyorsunuz. Bu gelecek ayın içinde bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. Yüce Allah, bu mübârek ayda oruç tutmayı farz kılmıştır. Geceleri ibâdet etmeyi de müstehab kılmıştır. Kim, bu ayda bir hayır işlerse, diğer aylarda bir farz işlemiş gibidir. Kim, bu ayda bir farz işlerse, diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibidir. Bu ay, sabır ayıdır; sabrın mükâfâtı da cennettir. Bu ay, yardımlaşma ayıdır. Müminlerin rızıklarının artırıldığı bir aydır. Kim, bu ayda bir oruçluya iftar ettirirse günahları affedilir, cehennem ateşinden kurtulur. İftar ettiren, oruç tutanın mükâfâtı kadar sevap alır. Oruç tutanın mükâfatından bir şey eksilmez.”

Hz. Peygamber’in bu güzel konuşmasını dinledikten sonra içimizden şöyle diyenler oldu:

-“Ey Allah’ın elçisi! Her birimiz, bir oruçluyu iftar ettirecek bir şey bulamayabiliriz. O zaman ne yapalım?”

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, bu sevabı, oruçluyu bir hurma ile iftar ettirene, ona bir yudum su içirene, bir bardak süt ikram edene de verir. Bu ay, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluşa vesile olan bir aydır. Kim, bu ayda, elinin altındakilerinin (çalıştırdığı işçilerinin) işlerini hafifletirse Yüce Allah, o kimseyi affeder ve onu cehennemden kurtarır.

Bu ayda dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisi de, her zaman size lazımdır. Rabbinizi razı edeceğiniz iki şey sık sık kelime-i şehâdeti söylemeniz ve Yüce Allah’tan af dilemenizdir. Size lazım olan iki şey ise, Yüce Allah’tan cenneti istemeniz ve cehennem azabından ona sığınmanızdır.

Kim, oruçlu birine su verirse Yüce Allah da ona benim havzımdan su verir ve o kimse cennete girinceye kadar bir daha susamaz.” (Kenzü?l-Ummâl, IV, 323)

Çocukluk yılları Hz. Peygamber’in evinde geçen ve kendisi ilk Müslümanlardan olan, hazarda ve seferde Hz. Peygamber?den ayrılmayan, her zaman Onunla birlikte olan Hz. Ali (r.a.) efendimiz de şunları anlatıyor:
“Ramazan ayının ilk gecesi Rasûlullah (s.a.v.) ayağa kalktı ve Yüce Allah’ı överek şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Yüce Allah sizi cinlerden olan düşmanlarınızdan korumuştur. Duâlarınızı kabul edeceğini vaad etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bana duâ ediniz ki, ben de duânızı kabul edeyim.” (el-Mü’min sûresi, 40/60.)
Yüce Allah, Mel’ûn şeytanların her birini yedi melekle tutmuştur. Ramazan sona erinceye kadar şeytanlar bırakılmazlar. Ramazanın ilk gecesinden itibaren son gecesine kadar tevbe kapıları açıktır. Bu ayda duâlar kabul edilir.”

Hz. Ali (r.a.), Hz. Peygamber?in bu konuşmasını naklettikten sonra şu bilgiyi de aktarır: “Rasûlullah (s.a.v.), Ramazan ayının son on gününün ilk gecesinden itibaren hanımlarından ayrılır, îtikâfa girerek geceleri ibâdetle geçirirdi.” (Kenzü’l-ummâl, IV, 323.)

Hz. Peygamber efendimiz Medîne’ye hicret ettikten sonra kendisine hizmet eden ve efendimizden hiç ayrılmayan, efendimizin hayatını ve hadislerini en çok anlatan sahâbî olarak bilinen Hz. Enes (r.a.) de şunları anlatıyor:

“Ramazan ayı yaklaşınca, Hz. Peygamber bir akşam namazı bize kısa bir konuşma yaparak şöyle dedi:

“Ramazan ayı geliyor. Onu karşılayınız. Bilmiş olun ki, Ramazanın ayının ilk gecesinde affedilmeyecek tek bir Müslüman kalmayacak.” (Kenzü’l-ummâl, IV, 325.)

Bereket, bolluk demektir. Ramazan ayı, bereket ayıdır. Hz. Peygamber’in konuşmalarından da bu anlaşılmaktadır. Ramazan ayı, her türlü iyiliğin ve güzelliğin bol bol yaşandığı bir aydır. Ömrümüz, Ramazan ayı ile özellikle de Kadir gecesi ile bereketleniyor. İbadetlerimiz bereketleniyor, sevapları çoğalıyor. Sofralarımız bereketleniyor, rızkımız çoğalıyor. Kazancımız bereketleniyor. Evimize, ocağımıza, gönlümüze, ruhumuza, dünyamıza bereket yağıyor. Aklı olan bu bereketten istifade eder.

Ramazan ayında işlerinizi hafifletin, dünya meşguliyetlerinizi azaltın. Çok Kur’ân-ı Kerîm okuyun ve bol bol ibâdet edin. Câmilere koşun, vaaz ve sohbet dinleyin. Müslümanlarla öncekinden daha çok görüşün, onlarla kaynaşın. Câmilerinizin ayakta kalabilmesi ve devamlı açık olabilmesi için yaptığınız yardımları artırın. Geceleri ibâdet edin, ibâdetlerinizden sonra bol bol duâ edin. Duâlarınızın bereketi, hem sizi kuşatsın hem de Muhammed ümmetini.

Kaynak: eilahiyat.com

Bir Müminin Tatil Anlayışı Nasıl Olmalıdır?

Tâtil, faaliyete ve çalışmaya belli bir süre ara vermek demektir. İşi durdurmak, işi geçici olarak bırakmak manalarına da gelir. Tâtil etmek de, işi durdurmak, ara vermek ve paydos etmek anlamındadır. Sözlüklerde bu manaya gelen tâtil kelimesi, içinde yaşadığımız hayatta işi paydos etmekle birlikte bir de ?eğlenme? manası kazanmıştır. Tâtil kelimesini, işi bırakma ve eğlenme açısından ele alıp şunları söyleyebiliriz.

Bizim dinimizde, örfümüzde ve âdetimizde işi bırakmak yoktur. Çalışmaya ve faâliyete ara vermek doğru değildir. İnsan, her an bir faâliyet içerisinde olmalıdır. ?İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.? (Necm, 53/39) diye buyuran Rabbimiz, insanı devamlı çalışmaya teşvik etmektedir.
Rabbimizin bu mesajını alan müminler, yeryüzünü îmâr ve ihyâ faaliyetine koyulmuşlar ve bunu bir nebze de başarmışlardır. Herkes, kendi kabiliyeti ve şâkilesinin gerektirdiği işleri seçmiş ve bu işlerde başarılı olmuşlardır. İmam Suyûtî (ölümü: 911 / 1505)?nin yazdığı eserleri bugün hangi bilim adamı yazabiliyor; Mîmâr Sinân?ın yaptığı eserleri hangi mîmâr ve mühendis vücuda getirebiliyor? Bu insanların hayatında tâtil diye bir şey yoktu. Devamlı, ama devamlı çalışıyorlardı.

Denilebilir ki, bir insan devamlı çalışınca yorulmaz mı? Dinlenmeye ihtiyacı olmaz mı? Elbette yorulur ve dinlenmeye de ihtiyacı vardır. Ama bilinmelidir ki, yorgunluklar tâtil ile giderilmez. Bir günde kılınan beş vakit namaz, yemek molaları, akşam evde çocuklar ile geçirilen hoş dakikalar ve güzel sohbetler, erken yatma ve gece uykusu insanı dinlendirir ve zinde kılar. Rabbimiz ?Ve sizi çift çift yarattık. Uykunuzu dinlenme yaptık. Gündüzü de ( çalışma ve) geçim zamanı yaptık.? (Nebe, 78/8-11) buyurarak bu gerçeğe vurgu yapmaktadır. Rabbimizin bu mesajından gündüzlerin çalışma zamanı, gecelerin de dinlenme zamanı olduğunu anlıyoruz.

Eskiden dinlenme ve eş-dost ziyaretlerinde geçirilen tâtil günleri, şimdilerde eğlence mekânlarında eğlenilerek tüketiliyor. Kapitalist ekonomi, insanları aşırı derecede tüketmeye, lükse ve eğlenceye teşvik ediyor. Bugün, eğlence mekânları günah merkezi haline gelmiştir. İnsanların hem dünyalarını hem de ahiretlerini yiyip bitiriyorlar. Oralarda paralarını tüketen insanlar, kimlik ve kişiliklerini de kaybediyorlar. Maalesef, son senelerde inanan insanlar da bu tuzaklara düşmeye başladılar. Haremlik ? selamlık ayırımı yapan lüks oteller, inanan insanlara aşırı derecede ve ısrarlı reklamlar yaparak onları bu tuzağa düşürüyorlar. Bizim insanımız da ?Bizim tâtil hakkımız yok mu?? diyerek kendileri için kurulan tuzaklara şak diye düşüyorlar. Bir Allah kulu da kalkıp ?Sizin, bu dünyada denize girmeye hakkınız yok. Sizin, her türlü değerlerinizle alay edilen bu dünyada tâtile hakkınız yok. Siz, gece-gündüz çalışmak mecburiyetindesiniz.? diyemiyor.

Dünyaya meyletmek, eğlenceye dalmak, nefsin her istediğini yerine getirmek konusunda Rabbimizin ciddî tehditleri vardır. Buyurun, hep beraber Rabbimize kulak verelim.

?Bir zaman olur ki, kâfirler: ?Keşke biz de Müslüman olsaydık? derler. Bırak onları: yesinler, içsinler ve eğlenip zevklensinler. Dünya istekleri kendilerini eğleyedursun. Yakında (gerçeği) bileceklerdir.? (Hicr, 15/2-3)

?Ve defterleri sol taraftan verilenlere gelince, Ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir duman gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce, dünyada nimet içinde bulunurlarken, büyük günah işlemekte direnip dururlardı.? (Vâkıa, 56/41-45)

Evet, nimet içinde olanların Yüce Allah?a hamd ve şükretmeleri gerekirken, aksine büyük günahları işlemeye devam ettiklerini görmek bizi çok üzüyor. İçinde yaşadığımız bu zamanda, inanan zenginlerin de onlara özenmesi ve onlar gibi tâtil yapması bizi daha çok üzüyor. Ey inanan zenginler! Dünyanın her tarafında Müslümanlar ezilirken sizler, beş yıldızlı otellerde ve deniz kenarlarında nasıl tâtil yapabilirsiniz? Allah?tan hiç mi korkmazsınız? Kuldan da mı utanmazsınız? Sizin bir yaz tâtilinde harcadığınız paranın Çeçenistan?da, Bosna?da, Filistin?de, Afganistan?da ve Afrika?da kaç âilenin bir yıllık geçim masrafı olduğunu biliyor musunuz? Kimin hakkını yediğinizi, kimin parası ile tâtil yaptığınızı biliyor musunuz? Cebinizdeki ve kasanızdaki paraların sizin olduğunu mu zannediyorsunuz? Yüce Allah?ın emâneti olan bu paraları niçin gereken yerlere vermiyorsunuz?

Şimdi de sevgili peygamberimize kulak verelim:

?İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, onların bütün gayretleri mideleri, şerefleri dünyalıkları, kıbleleri kadınları, dinleri de dirhem ve dinarları olacaktır. Onlar yaratıkların en şerlisidir ve onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur.? (Ali b. el-Muttakî el-Hindî, Kenzü?l-Ummâl, XI, 192.)

?Hayal kurup (üstünlük taslayarak) böbürlenen, ulu ve Yüce Allah?ı unutan kul, ne bedbaht kuldur. Zorbalık edip hukuka tecavüz eden ve yüce kudret ve kuvvet sahibi Cebbâr olan Allah?ı unutan kul, ne bedbaht kuldur. Gaflete dalarak gülüp oynayan ve kabirlerde (toprak altında) çürümeyi unutan kul, ne bedbaht kuldur.? ( Tirmizi; Kıyâmet,17.)

?Allah bir kulun hayrını murad ettiği zaman, ölmeden önce ona bir melek gönderir. O melek, onu âhirete hazırlar; irşâd eder ve onu sâlih bir kul haline çevirir. Sonunda o kul, en hayırlı bir hal üzere ölür. İnsanlar da (bu durum karşısında):

?Allah, falancaya rahmet etsin ! En hayırlı bir hal üzere öldü.? diye hayırla duâ ederler.

Allah, bir kul hakkında da kötülük murad ederse, ona da bir şeytan gönderir. O şeytan onu yoldan çıkarır ve saptırır. Onu, oyun ve eğlenceye daldırır. Sonunda o, en kötü bir hal üzere ölür.? (Kenzü?l-Ummâl, 42785.)

Evet, bu gün insanlar, şeytanlarının kendilerine taktığı yuların farkında olmadan onun arkasına takılarak tâtil ve eğlence yerlerine gidiyorlar. Bu insanları uyarmak bizim görevimizdir. Uyarıyoruz işte. Onlara, ?tâtil yerlerine gitmeyin? derken, gidecekleri yerleri de işâret ediyoruz. Daha doğrusu, Rabbimiz işâret ediyor. Rabbimiz bize ?sıla-i rahim? ve ?seyahati? işâret ediyor. Birincisini emrediyor, ikincisini de tavsiye ediyor.

Bizim geleneğimizde tâtil yok, izin vardır. İzinde, tâtilde olduğu gibi işin paydos edilmesi yoktur. İş devam eder; bu işi yapanlardan biri veya birkaçı izine ayrılır. Onlar gelir, diğerleri gider. İzine çıkanlar da, memleketlerine giderler veya seyâhate çıkarlar. Hem seyâhat hem de sıla-i rahim yapabilirler. Tâtilde, kökten kopma ve yabancılaşma vardır. Sıla-i rahimde ise, köke yakın olma ve onlarla bütünleşme vardır. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

?O fâsıklar ki, onlar Allah?a yapılan sözleşmeyi kabul ettikten sonra bozarlar. Allah?ın emrettiği akrabalık bağını koparırlar ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.? (Bakara, 2/26-27.)

?Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah?tan ve bir de akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının.?( Nisâ, 4/1.)

Sevgili peygamberimiz de bu konuda şöyle buyuruyor:

?Her kim, rızkının genişlemesini ve ömrünün bereketlenmesini isterse, sıla-i rahimi gözetsin ve buna dikkat etsin.? ( Buhârî, Edeb,12.)

Sıla-i rahmin iki şekli vardır. Biri, zarûret içinde bulunan akrabalara maddî yardım etmek ve onlara destek sağlamak, diğeri de Yüce Allah?ın lütfettiği ömrün bir kısmını az da olsa, Allah rızası için onların yanında geçirmektir. Yüce Allah, birincisini yerine getirene mal, servet ve rızık genişliği verir. İkincisi ile de, ömre bereket verir.

İzinli olduğumuz günlerde seyâhate de çıkabiliriz. Seyâhat sadece gezip görmek için değil, ibret almak ve Rabbimizin kudretini görmek ve ona daha iyi bir kul olmak için yapılır. Rabbimiz şöyle buyurur:

?Sizden önce, nice (milletler hakkında) ilâhi kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin, dolaşın da (Allah?ın âyetlerini) yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün!? (Âl-i Îmrân, 3/137.)

?Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden, onlarla alay edenleri alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti. De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra da ( peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!? (En?âm, 6/10-11.)

?And olsun ki biz, ?Allah?a kulluk edin ve tâğuttan sakının? diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!? (Nahl, 16/36.)

?De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların akıbeti nice oldu, görün!? (Neml, 27/69.)

?De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah, bundan sonra (aynı şekilde) ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah, her şeye kâdirdir.? (Ankebût, 29/20.)

?De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin akıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik oldu.? ( Rûm, 30/42.)

Yüce Allah?ın emrettiği sıla-i rahim ibâdetinde ve tavsiye ettiği seyâhat işinde müminlerin hem dünya hem de âhiret kazançları vardır. Tâtil işinde ise, her iki dünya için de zarar vardır. Aklı olanlar zararı değil kazancı tercih ederler.

Bizim sevgili peygamberimiz de ?Şüphesiz ki, ümmetimin seyâhati, Aziz ve Celil olan Allah yolunda cihâda çıkmaktır.? (Ebû Dâvud, Cihad, 6.) buyurarak, bizi hem seyâhate hem de cihâda katılmaya teşvik etmektedir.

Şu anda, dünyanın değişik yerlerindeki Müslüman kardeşlerimiz, Allah yolunda cihâd ederken, hem de aç ve susuz cihâd ederken, bir dilim ekmeğe ve bir kurşuna muhtaç bir halde cihâd ederken, onların kardeşleri olan bizler ne hakla ve ne yüzle beş yıldızlı otellerde ve deniz kenarlarında tâtil yapacağız? Allah?tan korkmayacak mıyız?

Bütün dünya Müslümanlarının yüzünü ak eden mücâhidler bizden bir şeyler beklerken, yoksullar, açlar, kimsesizler bize bakarken, ellerini uzatmış bizden bir şeyler isterken biz nerede ve ne ile meşgulüz? Bu bilgilerden sonra isteyen tâtile çıksın. Biz, cihâd yapılan cephelere doğru seyâhat etmeyi düşünüyoruz.

Kaynak: eilahiyat.com

Asr-ı Saadetten Bir Hidayet Öyküsü: Hz. Adiy Ve Hz. Saffane

Tay kabîlesi İslâm?dan önce Arabistan?ın orta yerlerinde yaşayan bir kabileydi. Kabîlenin reisi Hâtim, cömertliği ile meşhurdu. Araplar arasında onun cömertliği darb-ı mesel haline gelmiştir. Hâtim?in babası Abdullah, oğlu henüz çocukken ölmüş; Hâtim?i zengin ve cömert olan annesi yetiştirmiştir.

Annelerin çocuklar üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Aynı zamanda şâir ve dîvân sahibi olan Hâtim ile alakalı Araplar, Farslar ve Türkler arasında dilden dile nakledilen çok menkıbeler vardır. Hâtim, menkıbelerde İslâm?dan önceki mert ve cömert Arap erkeği tipinin ideal örneğini oluşturur. İslâm Târihi kaynaklarından onun cömertlik, müsâmaha, tevâzu, sadâkat, iffet ve vefâkarlık gibi faziletlerle temâyüz etmiş bir insan olduğu; şarap içmeyi ve sefâhati haram saydığı, tay kabileleri arasında yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlığı kabul etmediği ve atalarının dinine sadık kaldığı öğrenilmektedir. Hâtim, İslâm?a yetişemedi. Hz. Peygamber?in doğumundan birkaç yıl sonra vefat etti. Ölümünden sonra kabilenin reisliğini oğlu Adiy devam ettirdi.

Adiy, Hıristiyanlık dinini benimsemişti. Şam?daki Hıristiyanlar la iyi bir diyalogu ve dostluğu vardı. Hz. Peygamber?in, hicretten sonra Medine?de kurduğu İslâm Devletini ve bu devletin faaliyetlerini iyi takip ediyordu. Kendisi Müslüman olmamıştı; olmaya da niyeti yoktu. İslam Devleti?nin giderek genişlemesinden endişe ediyordu. Medine?de olup bitenlerden haberdar olmak için de Medine?de bir câsûs bulunuyor ve bu câsûstan aldığı habere göre hareket ediyordu. Kabile reisi Adiy?in mutaassıp bir Hıristiyan ve amansız bir İslâm düşmanı olmasına rağmen, kabileleri içinde puta tapanlar da vardı. Puta tapan insanlar da Adiy gibi amansız İslâm düşmanıydılar. Hz. Peygamber efendimiz, hicretin dokuzuncu senesinde bu kabilenin putu Füls?ü yıkmak için Hz. Ali?yi bir birlikle gönderdi. Adiy, Medine?deki câsûs?undan Hz. Ali?nin kendi kabilesi üzerine geldiği haberini alınca ardına bakmadan Şam?a kaçtı.

Hz. Ali, yüzelli kişilik bir birlik ile Tay kabilesinin topraklarına girdi. Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emir gereği Füls isimli putu yıktı. Adiy?in nerde olduğunu öğrenmek ve kendisini Medine?ye getirebilmek için Hz. Ali, bu kabileden bir kısım insanları esir alıp Medine?ye getirdi. Bunların içerisinde Adiy?in kız kardeşi Seffâne de vardı. Seffâne, kendisini savunabilecek kültür, birikim ve cesarete sahipti. Medine?ye gelince Hz. Peygamber?in huzuruna çıkıp kendisini şöyle savundu:

?Ya Muhammed, beni serbest bırakmanı ve Arap kabilelerinin başıma gelenlere sevinmelerine fırsat vermemeni istiyorum. Çünkü ben, kabilenin reisinin kızıyım. Babam, ırz ve namusu korur, esiri salıverir, açları doyurur, çıplağı giydirir, misafiri ağırlar, yemek yedirir, herkese selam verirdi. Kendisinden dilekte bulunanları boş geri çevirmezdi. Ben, Tay kabilesinin eski reisi Hâtim?in kızıyım.? Hz. Peygamber, Seffâne?nin bu konuşmasından sonra ona şöyle dedi:

?Senin bu anlattıkların, gerçek müminlerin vasıflarıdır. Eğer baban inananlardan olsaydı, ona mutlaka rahmet okurduk, kendisi için istiğfarda bulunurduk.? Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber, Seffâne?yi âzâd edip hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber?den böle bir iyilik gören Seffâne de kendi gönül rızası ile Müslüman oldu. Hz. Peygamber, onu sadece âzâd etmekle kalmayıp, kendisi ile yakından ilgilenerek her türlü ihtiyacını karşıladı. Kendisi Adiy?i bulup getirmesi için istediği her şeyi de verdi, Peygamberimiz özellikle Adiy ile karşılaşmak ve onu İslâm?a davet etmek istiyordu. Seffâne, kendisi gibi âzâd edilen, kabilesine mensup yakınları ile ağabeyisinin yanına, Şam?a gitti. Ağabeyisine şunları dedi: ?Vallahi, ben, senin bir an önce gidip Muhammed?e katılmanı isterim. Eğer, kendisi gerçekten peygamber ise, ona tabi olmakla başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer, bir hükümdarsa, onun sayesinde saltanatını yeniden elde eder; hor ve hâkim bir duruma düşmezsin. Artık, karar senindir.?

Kız kardeşinin bu güzel sözlerini dinleyen Adiy, ona şöyle dedi: ?Vallahi, sen, doğru söyledin. İsabetli fikir beyan ettin. Ben bu zâta gideceğim. O, Bir yabancı ise bana zarar veremez. Eğer, doğru birisi ise onu da anlarım. Söylediklerini dinlerim; kendisine tâbi olurum.? Adiy, yapılan istişarelerden sonra âilesi ile birlikte yola çıktı ve Medine?ye geldi. Medine?ye gelmesini ve Hz. Peygamber?in huzuruna çıkmasını bizzat kendisi şöyle anlatır:

?Ben, Medine?ye geldiğimde halk beni görünce tanıdı ve ?Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim!? demeye başladılar. O sırada Hz. Peygamber, mescideydi. Yanına varıp selam verdim. ?Sen, kimsin ?? diye sordu. ?Adiy b. Hâtim!? dedim ve elimi kendisine uzattım. Elimi tuttu ve musâfaha yaptık.? Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul edişini şu şekilde anlatır:

?Hz. Peygamber?in mescidini ve cemaati ile olan münasebetini görünce anladım ki, onda ne Kisrâ?nın saltanatı var, ne de Kayser?in. Beni tanıdıktan ve musâfaha ettikten sonra ayağa kalktı ve beni evine davet etti. Aslında ben de evine davet edilmemi ve oraya götürülmemi bekliyordum. Tam da beklediğim oldu. Mescidden çıkıp eve giderken, önümüze yaşlı ve zayıf bir kadın geldi, yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Hz. Peygamber?in durmasını ve kendisi ile ilgilenmesini istedi; o da durdu. Kadın, sıkıntısını dile getirip Hz. Peygamber?den bir şeyler istedi. Hz. Peygamber, onlarla uzun uzun konuştu; kendileri ile birlikte gidip işlerini gördükten sonra geldi. İçimden kendi kendime ?Vallahi, bu zat, hükümdar değildir? dedim. Yanıma geldikten sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Birlikte içeri girdik. Eline, içi hurma lifinden doldurulmuş bir minder aldı ve benim altıma serdi. ?Bunun üzerine otur? dedi. Ben, ?olmaz efendim, buyurun siz oturun? dedim. Hz. Peygamber, ?hayır, siz oturacaksınız? dedi. Minderin üzerine ben oturdum; kendileri kuru yere oturdular. İçimden kendi kendime ?Vallahi, bu, hükümdar işi değildir? dedim. Bana ?Ey Adiy b. Hâtim gel Müslüman ol ve selamete er!? dedi. Ben de, ?ben, dindarım; benim bir dinim var? dedim. Tekrar ?Ey Adiy b. Hâtim gel Müslüman ol ve selamete er!?dedi. Ben de ?Ben dindarım? dedim. Üçüncü kere ?Ey Adiy b. Hâtim, gel Müslüman ol da selamete er!? dedi. Ben de, ?Ben dindarım; benim bir dinim var? diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ?Ben senin dinini senden daha iyi bilirim? dedi. Ben de ?Demek, sen, benim dinimi, benden daha iyi biliyorsun?? dedim. Hz. Peygamber, ?Evet? dedi ve bunu iki veya üç kere tekrarladı.

Adiy b. Hâtim, Hz. Peygamber?in şöyle dediğini anlatır: ?Söyle Adiy, sen bir Rekûsî (Hıristiyanlıkla Sabilik karışımı bir dinin mensuplarından ) değil misin?? Ben de ?Evet? dedim. ?Sen kavminin başkanı değil misin?? dedi. Ben de ?Evet? dedim. ?Sen ganimetin dörtte birini almıyor musun?? dedi. Ben de ?Evet, alıyorum? dedim. ?Bunu almak, senin dinine göre sana helal değildir? dedi. Hz. Peygamber, böyle deyince çok mahcup oldum. ?Evet, öyledir; dediğiniz gibidir? dedim ve anladım ki, o, Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir, her şeyi biliyor. Hz. Peygamber, beni utandırmamak için bu konunun üzerinde fazla durmadı, konuyu değiştirdi ve bana şöyle dedi: ?Ey Adiy, sen, niçin kaçıyorsun? Ne diye kaçıyorsun? Sorarım sana, Allah?tan başka bir ilah var mı?.? Ben de ?Hayır? dedim. ?Peki, sen, Allahu ekber demekten mi kaçıyorsun? Yüce Allah?tan daha büyük bir şey var mı ?? dedi. Ben de ?Hayır? dedim. Hz. Peygamber, konuşmasını şöyle sürdürdü;

?Biliyorum, senin bu dine girmene engel olan şey; ?Ona, sadece insanların zayıf ve güçsüzleri giriyor. Araplar onları kısa zamanda yok ederler? diye düşünmendir. Vallahi, çok sürmez, Müslümanlarda mal ve servet öyle bollaşacak ki, mallarının zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır. Belki de, senin bu dine girmene, bu din mensuplarının düşmanlarının çok ve kendilerinin ise sayıca az olduklarını görmen engel oluyordur. Vallahi, çok sürmez, bir kadının, Kâsidiye?den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp Kâbe?yi ziyaret edeceğini ve bu yolculukta Allah korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını da işiteceksin.? Hz. Peygamber, bana ?Sen, Hîre?yi biliyor musun?? diye bir soru sordu. ?Gitmedim, orayı görmedim, ama varlığını biliyorum? dedim. ?Allah?a yemin ederim ki, çok yakında Yüce Allah, bu işi (İslâmiyeti) tamamlayacak, hatta Kisrâ b. Hürmüz?ün hazineleri de ele geçirilecektir.? dedi. Ben, ?Kisrâ b. Hürmüz?ün hazineleri mi?? dedim. ?Evet, Kisrâ?nın hazineleri? dedi. Ben, tekrar ?Kisrâ b. Hürmüz mü?? dedim. ?Evet, evet, Kisrâ?nın hazineleri? dedi ve şöyle devam etti: ?Hîre?den deve üzerinde korumasız olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da, Kâbe?yi tavaf edecektir. Belki de, senin bu dine girmene, devlet ve saltanatı Müslümanlardan başkasında görmen engel oluyordur. Allah?a yemin ederim ki, çok yakında Bâbil ülkesinin beyaz köşklerinin de Müslümanlara açılacağını işiteceksin.? Hz. Peygamber böyle deyince daha fazla dayanamadım ve Müslüman oldum. Müslüman olduğumu ilan edince Hz. Peygamber?in yüzünün ay gibi parladığını ve çok sevindiğini gördüm. Hz. Peygamber, Ensardan birine misafir olmamı istedi. Ben de Medine?de kaldığım müddetçe sabah akşam Hz. Peygamber?in yanına gidip geldim ve sohbetinden istifade ettim.

Geçen haftalarda, gazetelerde, İslâm dinini Avrupa?da yayıldığını, özellikle Belçika?da ve Ukrayna?da kadınlar arasında daha hızlı bir şekilde yayıldığını okuyunca aklıma bir olay geldi. Ben, bir İslâm Tarihçisi olarak, Hz. Seffâne?nin bilgi, birikim, nezaket, edebiyat ve cesaretine hayranım. Âileden getirdiği bu değerlerin, İslâm?ı kabul ettikten sonra da güzelleştiğini görüyoruz. Hz. Peygamber?in kendisine verdiği imkânlar ile Medine?den Şam?a giderek ağabeyini buluyor, onunla konuşuyor, ikna ediyor ve Medine?ye gelmesini temin ediyor. Adiy?in Müslüman olması ile bütün âile ve kabile Müslüman oluyor. Avrupa?da, Belçika?da, Ukrayna?da ve dünyanın değişik yerlerinde Müslüman olan kadınlar, aynen Seffâne gibi fonksiyon icra edecek; erkeklerini, ailelerini ve çevrelerini İslâmlaştıracaklar inşallah. Modern dünyanın çarkları ve bu çarkların dişleri arasında ezilen kadın, kurtuluşunun İslâm?da olduğunu anladıysa bütün dünya kurtuldu demektir.

?Üzülmeyin, gevşemeyin, inanıyorsanız en üstün sizsiniz? buyuruyor Rabbimiz. Ey Müslümanlar, dünyadaki olumsuzluklara bakıp üzülmeyin, ağlamayın. Olumsuzlukların yanında nice güzellikler var; bir de onlara bakın, onları görün. Dünya, ciddi bir inkılâba gebedir. ?Şu istikbâl inkılâbâtı içerisinde en gür sada İslâm?ın sadası olacaktır.?

Müslüman olduktan sonra, Medineli Müslümanlardan birisine misafir olan Hz. Adiy, sabah namazında Hz. Peygamber?in mescidine gelir, yatsı namazından sonra çıkar giderdi. Medine?de kaldığı zaman zarfında Hz. Peygamber?den İslâm?ı çok iyi öğrendi. Sonra da Hz. Peygamber, onu, tekrar kabilelerine reis olarak tayin etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen Müslüman olmasını ve Medine İslâm Devleti?ne karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmesini sağladı. Böylece, kabilesine ait vergileri devlete tam ödemekle meşhur bir sahabi vasfını kazandı. Arap kabilelerinden birçoğunun İslâm?dan döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir?in devlet başkanlığı döneminde, kabilesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi, vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da Irak?ın fethine ve Kâdisiye savaşına katıldı. Cemel Vakasında ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali?nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine sebep olduğu için Hz. Ali?ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel vakasında bir gözünü ve oğlu Muhammed?i kaybetti. Diğer oğlunu da Hâricîler öldürdü. Irak?ın fethinden sonra Kufe?ye yerleşti ve orada vefat etti.

Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan Adiy, babası Hâtim gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabile reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakterini oluşturmuştu. Hz. Ömer, onu, vefakâr ve Salih bir insan olarak vasfeder. Aralarında cereyan eden bir hatıra şöyledir:

Hz. Ebû Bekir?in vefatından sonra Adiy, yeni halife olan Hz. Ömer?e bey?atını sunmak için Medine?ye gelir. Bey?atını sunduktan sonra ?sanırım ki, beni tanıyamadınız ey müminlerin emiri? der. Hz. Ömer de ?Seni, nasıl tanımam? der ve şöyle devam eder: ?Rasûlullah (s.a.v)?in yüzünü ağartan, aydınlatan zekat, senin kabilen olan Tay kabilesinin zekatıydı. Ben, seni çok iyi tanırım ey Adiy! Başkaları, inkâr ettikleri zaman, sen iman etmiştin. Başkaları, arkalarını dönüp gittikleri zaman, sen ahde vefâkârlık etmiştin.? Halifenin bu sözleri üzerine Adiy de ?bana, iltlfatın yeter ey müminlerin emiri; bu, bana yeter? diye mukabelede bulundu.

Dünyanın her tarafında Seffâne?ler ve Adiy?ler bizi beklerken, bizler ne ile meşgulüz acaba? Adiy?leri ve Seffâne?leri İslâm ümmetine kazandırmak için Ali olmak, Ali gibi olmak lazım. Olmuyor, Âli?siz olmuyor. Ebû Bekir?siz. Ömer?siz, Osman?sız olmuyor.

Kaynak: eilahiyat.com

En Güzel Örnek; Hz. Muhammed

Kâinâtı yoktan var eden Yüce Allah, yarattıkları arasında insana ayrı bir değer verir. Bundan dolayı insan, yaratılmışlar arasında Eşrefül-mahlûkât (yaratılmışların en şereflisi) olarak bilinir. Yüce Allah, yarattıklarının en şereflisi olan insanı kendine muhâtab olarak almıştır.

Kurân-ı Kerîmin birçok âyeti “Ey insanlar” diye başlamaktadır. İnsana değer veren Yüce Allah, bu dünyada her şeyi onun için yarattığı gibi, öbür dünyada da ona cenneti hazırlamıştır. Kur?ân-ı Kerîm?de de, cennete giden yolun dünyadan geçtiğini söylemiştir. Dünyâda nasıl yaşayacağını ve cenneti nasıl kazanacağını da kendisine öğretmiş ve bunun için kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Gönderdiği peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v), son kitap da Kurân-ı Kerîmdir.

Yüce Allahın gönderdiği son kitap olan Kur?ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)i insanlara en güzel örnek (usve-i hasene) olarak takdîm etmektedir. Evet O, Yüce Allahın insanlar içinden seçip yine insanlara gönderdiği en güzel örnektir. Uyulması gereken imâm, peşinden gidilmesi gereken lider, örnek alınması gereken insan yalnız Odur. Onun örnek alındığı dönemler ve çağlar, insanlar için özellikle de Onu örnek alanlar için altın çağlar olmuştur. Onu örnek alan insanlar, hem bu dünyayı hem de öbür dünyayı kazanmışlar, Onu tanımayanlar da rezîl ve zelîl olmuşlardır. Bu rezîl ve zelîller, ayrıca öbür dünyada da perîşan olcaklardır.

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v), insânî değerlerin kaybolduğu bir toplumda, câhiliye toplumunda peygamber olarak gönderildi. Kısa zamanda bu toplumu ve toplumu meydana getiren fertleri değiştirdi ve onları en üstün seviyeye çıkardı. Bunu nasıl yaptı? Nasıl başardı bunu? İşte bu konu üzerinde kafa yormamız ve bu konuya yoğunlaşmamız gerekiyor. Özellikle diplomalı ve okumuş insanların büyük çapta hırsızlıklar yaptığı ve her türlü olumsuzluğu işlediği bu zamanda bu konuya çok yoğunlaşmamız gerekiyor.

Hz. Peygamber, herşeyden önce insana değer verdi. Bütün mesâisini insanı yetiştirmeye, olgunlaştırmaya ve onu kâmil hale getirmeye teksîf etti. Çünkü Yüce Allah, insana değer vermiş, onu muhâtab almış, onu cennete dâvet etmişti. Sevgili peygamberimiz de Yüce Allahın değer verdiği insana değer vererek, onu yetiştirerek, onu olgunlaştırarak işe başladı.

İnsanı yetiştirmek çok zordur. Ona şekil vermek, istenilen kıvâma getirmek bir ömür ister. Bunun için, içinde yaşadığımız dünyâda okullar, mektepler, üniversiteler, fakülteler ve eğitim kurumları faâliyet göstermektedirler. Pek başarılı oldukları da söylenemez. Yapılan masraf, harcanan mesâi ve tüketilen enerji, elde edilen netîcenin yanında çok aşırı derecede fazladır. Yani bütün bu gayretlerin ve masrafların sonucunda elde edilen başarı, istenilenin çok altındadır. Halbuki Hz. Peygamber, az zamanda, az masrafla bütün dünyâya örnek olan bir sahâbe nesli vücûda getirmiştir. Acaba bunu nasıl başarmıştır?

Hz. Peygamberi bu başarıya, tâkibettiği şu üç kademeli yol ulaştırmıştır. Hz. Peygamber, evvelemirde insanlara, kendilerinde var olan olumsuzlukları atmalarını, kafalarını ve kalplerini her türlü pislikten temizlemelerini tavsiye etmiştir. “Putlara tapmayacak üstelik onları reddedeceksiniz, hırsızlık yapmayacaksınız, zinâ etmeyeceksiniz, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyeceksiniz, birbirinizin aleyhinde konuşmayacaksınız?.” demiş, muhâtabları da bu dediklerini kabûl etmiştir. Kelime-i tevhîdin birinci bölümü olan ?Lâ ilâhe? (hiçbir ilâh yoktur) ifadesi bunu gerektirmektedir. Yüce Allah?ın dışındaki bütün ilahları reddetmek demek, onların insana empoze ettiği ve edebileceği bütün kötülükleri ve olumsuzlukları hayattan söküp atmak demektir. İlk planda, bu kötülüklerin atılması gerekir. Bu kötülükler atılmadan insanın ayakta durması ve kendini koruması mümkün değildir.

Hz. Peygamber ikinci olarak, insanlara güzellikleri öğretmiş ve bu güzellikler ile hayatlarını ve dünyâlarını süslemeleri gerektiğini tavsiye etmiştir. Kelime-i tevhîdin ikinci bölümü olan ?illallâh? (ancak Allah vardır) ifadesi de bunu emretmektedir. İlahları, tanrıları ve onların telkîn ettiği kötülükleri reddeden insan, Yüce Allah?ı ve Allah?ın telkîn ettiği güzellikleri kabûl edecek ve hayatını onlarla süsleyip tezyîn edecektir. Hz. Peygamber, yıllardan beri puta tapan ve şirk inancının kirlettiği insanlardan bu iki şeyi istedi. O insanların içinden, bu iki şeyi kabûl edenler, her türlü mânevî hastalıktan kurtuldu ve sahâbî oldular. Söz dinlemeyenlerin ise, hem bu dünyâları yıkıldı hem de öbür dünyâları.

Hz. Peygamber?in izlediği bu iki kademeli metodu, şöyle bir misalle daha anlaşılır hâle getirebiliriz: Elimizde bir su bardağı ve bu bardağın içinde de biraz pis su olduğunu düşünelim. Dışardan bu bardağın içine ilâve ettiğimiz temiz su, pislenir mi pislenmez mi? Bu soruya verilecek cevap ?Elbette pislenir? şeklinde olacaktır. Çünkü bardağın içindeki su pis sudur ve dışardan ilâve edilecek su da bardağın içine girer girmez pis olacaktır. Demek ki, içinde pis su bulunan bir bardağa temiz su koymak akıl kârı değildir. Doğru olan, pis suyu döktükten ve bardağı temiz bir şekilde yıkadıktan sonra temiz suyu doldurmaktır. Bardağın veya su kabının içinde pis su durduğu müddetçe, siz oraya ne kadar temiz su ilâve ederseniz edin, ilâve ettiğiniz su da pislenir. Pis suyu boşaltır, bardağı da güzel bir şekilde yıkar ve sonra içine temiz su koyarsanız, o su orada temiz olarak kalır. İşte Hz. Peygamberin yaptığı da budur. O, karşısına aldığı insanları önce tertemiz yıkamış ve bütün pisliklerden arındırmıştır. Sonra da onları, İslâm?ın güzellikleri ile süslemiş ve güzelleştirmiştir.

Bu iki yolu izleyen Hz. Peygamberin takip ettiği ve önem verdiği üçüncü yol da örnek olmaktır. O, ashâbına tavsiye ettiği her güzel işte onlara örnek olmuş ve canlı bir Kurân-ı Kerim olarak arkadaşları tarafından devamlı izlenmiş ve kendisine kulak verilen bir kişi olmuştur. Eğitim-öğretimde başarılı olmanın en etkili yolu da budur. Yani öğreten kişinin, her iyilik ve güzellikte öğrencilerine örnek olmasıdır. Öğrenciler, kendilerinden yapılması istenen şeyleri öğretmenlerinde görmek isterler. Hz. Peygamber, ashâbından yapmalarını istediği her iyiliği ve güzelliği, önce kendisi yapan bir muallimdi. Bu sebepten dolayı Yüce Allah, Hz. Peygamberi bize her işimizde örnek göstermiş ve meâlen şöyle buyurmuştur.

“Yemin olsun ki, Allahın elçisinde sizin için, Allaha ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allahı çok anan kimseler için (uyulacak) güzel bir örnek vardır.” (Kurân-ı Kerim, el-Ahzâb Sûresi, âyet 21.)

Yüce Allah, bu âyet-i kerîme ile biz müminleri, Hz. Peygamber?in hayatını iyi anlamaya ve ona benzemeye yönlendiriyor. Çünkü Hz. Peygamber, insanlara sâdece birtakım nazarî bilgileri öğretmek için gönderilmemiştir. O, öğrettiklerini yaşamış ve yaşanması için mücâdele vermiştir. Âyette, Hz. Peygamber?in, Yüce Allah?ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazîlet numûnesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece Hz. Peygamber?in, hislerine mağlup insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum birtakım nazarî kaideler öğretmekle görevli olmayıp, onun hedefinin, insanlığa amelî kaideler öğretmek ve bu kaideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Bu sebepten dolayı, onun hayatı ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır.

Çevremizdeki insanlarla, özellikle etrafımıdaki insanlarla ilgilenirken Hz. Peygamber?in bu sünnetini esas almalıyız. Herşeyden önce onları kötülüklerden uzak tutacağız, sonra da iyilik ve güzelliklerle donatacağız. Daha sonra da hep birlikte Hz. Peygamber efendimizi örnek alacak ve ona benzemeye çalışacağız. Bu arada biz de, çocuklarımıza ve öğrencilerimize örnek olacağız. Söylediklerimizi biz yaşamazsak, sözlerimizin havada kalacağını ve kimseye etki etmiyeceğini bilmemiz lazım gelir. Unutmayalım ki, İslâm, Yüce Allah?a teslim olmak ve onun yasaklarından kaçarak emirlerini yerine getirmekten ibârettir.

Kaynak: eilahiyat.com

Kutlu Doğum Haftasında Yapacaklarımız

Ülkemizde yakın zamandan beri Nisan ayının üçüncü haftası Kutlu Doğum haftası olarak kutlanmaktadır. Seksenli yıllarda Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından kutlanmaya başlanılan bu hafta giderek yaygınlaştı ve İslâm?a gönül vermiş olan kurum ve kuruluşlar tarafından da kutlanılır hâle geldi.

Önceleri konferans ve panel şeklinde yapılan etkinliklere son senelerde şiir yazma ve kompozisyon yazma yarışmaları da eklendi. Bu faâliyetlere önümüzdeki yıllarda daha güzelleri eklenecektir.

Yüce dinimiz İslâm?ın birinci kaynağı Kur?ân-ı Kerîm, ikinci kaynağı da Sünnettir. Kur?ân, Yüce Allah?ın sözü; Sünnet de Hz. Peygamberin söz, fiil ve davranışlarının bütünüdür. İslâm?ı iyi kavrayabilmek için, Kur?ân?ı iyi anlamak ve Hz. Peygamber?i iyi tanınmak gerekir. Bizim ülkemizde var olan Kur?ân kurslarında ve Kur?ân eğitimi veren diğer kurumlarda Kur?ân-ı Kerîm?in eğitimi ve öğretimi güzel bir şekilde yapılmaktadır. Son senelerde bu güzelliğe, Hz. Peygamber?in iyice tanınması ve tanıtılması da eklenince insanımız İslâm?ı daha net bir şekilde anlamaya ve kavramaya başladı.

Kur?ân ve Hz. Peygamber birbiriyle iç içe olan iki kaynaktır. Hz. Peygamber?in hayatı Kur?ân-ı Kerîm?de anlatılmakta; Hz. Peygamber de Kur?ân-ı Kerîm âyetlerini tefsir etmektedir. Yani bizim, Hz. Peygamber?i iyi bir şekilde tanımamız için, Kur?ân?ı çok iyi bilmemiz lazım gelir. Kur?ân?ı Kerîm?i de çok iyi bilmek, tefsirine vâkıf olmak istiyorsak, Hz. Peygamber?in hayatını bütün detaylarıyla bilmemiz gerekir. Buradan hareketle, ülkemizde Kutlu Doğum haftasını güzel bir şekilde kutlamak isteyen kurum ve kuruluşlara birkaç teklif sunmak istiyorum.

1-) Hz. Peygamber?in hayatı üzerine yoğunlaşmış ve onun hayatını kendi hayatına taşımış seçkin kişilere konferanslar, paneller ve sohbetler yaptırmak lazım gelir. Yapılacak bu sohbetlerde, dinleyicilerin soru sormasına ve konuşmacı ile birebir iletişim kurmasına izin verilmelidir. Yapılacak konuşmalar da nutuk gibi olmamalı, sohbet gibi olmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber?in konuşma üslûbunda nutuk yok, sohbet vardır. Konuşmacıların bu inceliğe dikkat etmesi ve bir de konuşmayı uzatarak dinleyicileri bıktırmaması gerekir.

2-) Kutlu Doğum haftasında çocuklar ve hanımlar unutulmamalı, onlar için özel sohbetler tertip edilmelidir. Bu sohbetlerde, Hz. Peygamber efendimizin çocuklara ve hanımlara verdiği değer canlı misallerle anlatılmalıdır.

Birinci ve ikinci maddede zikrettiğimiz faâliyetler yapılırken yer seçimi çok iyi yapılmalıdır. Yoksa bütün gayretler boşa gider. Bu gibi faâliyetler, büyük salonlarda yapıldığında istenilen netîce elde edilemiyor. Hele, kapalı spor salonlarında yapılanlar hepten boşa gidiyor. Bu hafta içinde yapılan güzel faâliyetleri, diğer etkinliklerle birbirine karıştırmamak lazım. Yani siz, herhangi bir siyâsî faâliyetinizi büyük bir salonda veya kapalı spor salonunda yapabilirsiniz. Bu faâliyetinizde, dinleyicilere heyecan vermek için slogan atabilirsiniz. Konuşmacı galeyâna gelip dinleyicileri tahrik edebilir. Çeşitli müzik eserleri dinletebilirsiniz. Ama bilmiş olunuz ki, Kutlu Doğum haftası faâliyetlerinde bunların hiçbirisi olmaz ve olmamalıdır. Çünkü bu hafta içinde yapılacak faâliyetler, Hz. Peygamber?in adına yapılmaktadır. Bu yapılanlar da bizi, bulunduğumuz yerden alıp Hz. Peygamber?in dünyasına götüren cinsten olmalıdır. Onun rûhâniyeti ile bizi buluşturan, bizi Mekke?ye ve Medîne?ye taşıyan türden olmalıdır.

Bazı yerlerde, yapılan programı halkın hepsi izleyebilsin diye kapalı spor salonları tutuluyor. Halkımız da oraya giderken pikniğe gider gibi gidiyor. Yani evin tüm fertleri, birkaç saatlik yeme içme ihtiyaçlarını, çocukların, bebeklerin ihtiyaçlarını alarak gidiyorlar bu salonlara. Yapılan konuşmaları anlamayan çocuklar, haklı olarak başlıyorlar kendi aralarında oynamaya. Anne-babalar, siyâsî programlara giderken çocuklarını götürüyorlar ya, almış buraya da getirmişler. Siz, konuşmacı olarak bir şey diyemiyorsunuz, bu mübârek günde kimsenin kalbini kırmak istemiyorsunuz. Hâlbuki bu gibi durumlarda herkes kendine düşeni ve kendinden bekleneni yapmalıdır. Hiç birimiz buna dikkat etmediğimiz için, herkes kendine düşeni değil de, bir başkasının görevine müdâhale ederek bir şey yaptığını zannediyor. Öyle ise bu gibi programlarda bize düşen nedir, gelin onu konuşalım:

Önce, salondaki insanları üçe ayıralım ve bu gibi programlarda her birine ne gibi görevler düşer, onu açıklayalım:

a-) Organizatörler: Bunlar, programın yükünü yüklenen ve işin sıkıntısını çeken fedakâr insanlardır. Kendileri çok samîmîdirler. Bulundukları yerde hayırlı bir iş yapmak için çırpınır dururlar. Bunların, işi iyice düşünüp ondan sonra kolları sıvayanları başarılı olurlar. Düşünmeden ve kimseye sormadan iş yapanları ise, her şeyi ağızlarına gözlerine bulaştırırlar. Bunlardan kimileri, büyük salonlar kiralayarak, halkı oraya doldurmakla bir iş yaptığını zannederler. Hâlbuki önemli olan kalabalıkları toplamak değil, gelen insanlara bir şeyler verebilmektir. Bu işi yapanlar, erkekler için ayrı, kadınlar için ayrı, üniversite öğrencileri için ayrı, çocuklar için ayrı programlar yapsalar daha iyi etmiş olurlar. Konuşmacını işini de kolaylaştırmış olurlar. Yani demem o ki, işin havasına değil de, özüne önem verseler daha iyi olur, elde edilen bereket daha fazla olur. Tabiî, organizeyi yapanlar, programdan önce salonun ses düzeninden tutun da temizliğine kadar her şeyini yeniden bir daha gözden geçirmelidirler. Ayrıca gelenleri güler yüzle karşılamak ve teşekkürle uğurlamak da bu arkadaşların görevidir.

b-) Dinleyiciler: Elbette ki, yapılan programların hedef kitlesi dinleyicilerdir. Bütün programlar onlar için yapılır. Organizatörler de, konuşmacılar da onlara bir şeyler vermek için çırpınırlar. Dinleyiciler de bu programlara iş olsun diye değil de, bir şeyler öğrenmek için katılır ve can kulağı ile dinlerlerse iyi olur. Onların bu ilgi ve alakaları konuşmayıcıyı da iyi yönde etkiler. İlgisiz ve alakasız dinleyiciler, çevresi veya çocuğu ile ilgilenen dinleyiciler, sık sık geriye dönüp kapıya doğru bakan dinleyiciler, pencereden etrafı gözetleyen dinleyiciler, organizatöre ve konuşmacıya hakaret ettiklerinin farkında mıdırlar acaba? Ama ben, hiçbir dinleyicinin bu nezâketsizliği işleyeceğini zannetmem. Demem o ki, bu gibi programlarda dinleyici olmanın da bir sorumluluğu vardır. Dinleyici, program boyunca, konuşmacıyı nerede alkışlayacağını, nerede güleceğini, nerede ağlayacağını, ne zaman nasıl tepki vereceğini bilmeli ve bu şuur ile programı izlemelidir.

c-) Konuşmacılar: Programa can katan, programı dinlenir ve izlenir hâle getiren konuşmacıdır. Konuşmacının, konusuna ve dersine iyi çalışması gerekir. Dinleyicileri, îlân edilen konu hakkında bilgilendirmesi onun görevidir. Konuyu dağıtmaması ve konuşmayı uzatmaması gerekir. Dinleyicilerin seviyesini dikkate alarak, onların anlayabileceği dilden konuşması, onun mahâretini ve sanatını gösterir. Yani konuyu anlaşılır bir şekilde takdîm etmek apayrı bir sanattır, konuşmacının da bu sanatını icrâ etmesi lazım gelir.

3-) Kutlu Doğum haftası boyunca merkezî câmilerde ve mahalle câmilerinde hatim ve mevlitler okutulmalı; mahallenin zengin Müslümanları da câmi çıkışında, cemaate ikramlarda bulunmalıdırlar. Bu ikramlar şeker, çikolata, meşrubat, gül suyu, kitap ve daha değişik hediyeler olabilir. Bir hafta boyunca câmi ve çevresi bayram havasına büründürülmelidir.

4-) Kutlu Doğum haftasında yapılacak en güzel etkinlik insanlara seviyelerine göre kitap dağıtmak olacaktır. Şunu sevinerek söyleyelim ki, bizim ülkemizde her kültürel seviyedeki insana hitap edebilecek kitaplar mevcuttur. Zengin Müslümanlar bu kitapları neşreden yayınevleri ile görüşerek, ucuz fiyata alabilirler ve bu kitapları mahallelerindeki çocuklara, câmi cemaatine ve bütün insanlara Kutlu Doğum hediyesi olarak dağıtabilirler.

5-) Kutlu Doğum haftasında şunlar da yapılabilir: Çevremizdeki ilkokul, ortaokul, liselerde veya üniversiteli öğrenci kardeşlerimiz arasında Hz. Peygamber efendimizin hayatı ile alakalı bilgi yarışmaları tertip edilebilir. Muhitin yetkili âmirlerinden izin alınarak bu yarışmalar güzel bir düzen içerisinde okullarda yapılabilir. Bu yarışmalarda dereceye giren öğrencilere güzel hediyeler verilmelidir. Yarışmaya katılan ve dereceye giremeyenlere de çeşitli hediyeler verilirse çok güzel olur.

6-) Bunlardan ayrı olarak herkes, kendi çevresine göre uygun olabilen bir etkinlik düşünebilir. Yapılan etkinliğin Hz. Peygamber?in yüce şahsiyetine uygun ve insanımıza mesaj sunabilen bir yapıda olması lazım gelir. Yapılan bu etkinlik, o çevredeki insanlar tarafından beğenilir ve tutulursa çevrenin dışına ve bütün ülkeye yayılır. Bu güzelliğin sevabı da ilk başlatanlara olur.

Bütün bu yapılanlar, iki cihânın güneşi olan Hz. Peygamber için değmez mi?

?Elbette değer? dediğiniz duyar gibiyim. Ben de öyle diyorum.

Kaynak: eilahiyat.com

İki Hırka

Hz. Peygamber?in, İstanbul?da iki hırkası vardır. Bunlardan birine Hırka-i Saâdet, diğerine de Hırka-i Şerif adı verilmiştir. Ancak tarihî kaynaklarda her iki ismin birbirinin yerine kullanıldığı da görülmektedir. Hırka-i Saâdet, Hz. Peygamber?in, Kâ?b b. Züheyr?e hediye ettiği hırkadır ve bugün Topkapı Sarayı?nda sergilenmektedir.

Hırka-i Şerif ise, Hz. Peygamber?in, Veysel Karani?ye verilmesini vasiyet ettiği söylenen hırka olup bugün Hırka-i Şerif Câmii?nin ilgili bölümünde sergilenmektedir. Bu iki hırkanın İstanbul?a gelişi şöyle olmuştur. Kâ?b b. Züheyr, muallakât-ı seb?a (yedi askı) şairlerinden Züheyr b. Ebî Sülmâ?nın oğludur. Züheyr?in, Kâ?b?dan ayrı Büceyr adında bir oğlu daha vardır. Şiirlerinde hikmet unsuru önemli bir yer tutan Züheyr, Hz Muhammed?e peygamberlik gelmeden bir yıl önce vefat ederken son peygamberin pek yakında ortaya çıkacağını söylemiş ve ona iman etmelerini oğullarına vasiyet etmişti.

Züheyr, bir gece rüyasında gökten yeryüzüne bir ip uzatıldığını, ona yapışmak için elini uzattığı halde onu tutamadığını görmüş, bunu, âhir zamanda gelecek Peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu. Yetişecek olurlarsa, ona iman etmelerini oğullarına vasiyet etmişti. Züheyr?in iki oğlu da kendisi gibi şâirdi; ama Kâ?b?ın şâirliği Büceyr?in şâirliğinden üstündü.

Kâ?b ve kardeşi Büceyr, diğer Mekkeliler gibi Mekke fethine kadar İslâm?a olan düşmanlıklarını sürdürdüler. Kâ?b, Hz. Peygamber ve Müslümanlar hakkında hicviyeler yazdı; şiir sanatını bir ok gibi kullanarak onları yaraladı. Mekke fethinden önce veya sonra bu iki kardeş Medine?ye gidip Müslüman olmaya karar verdiler. Bir müddet yol aldıktan sonra Kâ?b, kararından vazgeçip Mekke?ye geri dönmek istedi. Kardeşi Büceyr, ne kadar ısrar ettiyse de onu bu isteğinden vazgeçiremedi. Büceyr, Medine?ye gidip Hz. Peygmber?in huzurunda Müslüman oldu; Kâb ise Mekke?ye geri döndü.

Fetihten sonra Mekkeliler tamamen Müslüman oldukları için Kâ?b, orada barınamadı; babasının kabilesi olan Müzeyne kabilesine sığındıysa da bu kabilesi de onu kabul etmedi. Eski âdetini devam ettirerek Müslümanları hicveden Kâ?b?ı, kardeşi Büceyr, gönderdiği haberlerle İslâm?a dâvet etmeye devam etti. Kâ?b, kardeşinin Müslüman olmasına ve kendini İslâm?a dâvet etmesine çok sinirlendiği için hicivlerinin dozajını artırdı.

Büceyr, Kâ?b?dan gelen şiirleri Hz. Peygamber?e okuyunca, Hz Peygamber de onun yakalanmasını ve öldürülmesini emretti. Büceyr, bu durumu bir mektupla Kâ?b?a iletti ve onu tekrar İslâm?a dâvet etti. Kardeşi Büceyr?in, Müslüman olduğu takdirde bağışlanacağını bildirmesi üzerine Müslüman olmaya karar veren Kâ?b, hicretin dokuzuncu yılında, kılık kıyafetini değiştirerek tanınmayacak bir şekilde Medine?ye geldi ve Rasûlullah?ın huzuruna çıktı. Ensar ve muhâcirlerden oluşan topluluğun önünde kelime-i şehâdeti söyleyerek İslâm?ı kabul eden Kâ?b, ? Ey Allah?ın Elçisi! Kâ?b b. Züheyr de huzurunuza gelip benim gibi İslâm?ı kabul etse onu affeder misiniz?? diye sordu. Hz. Peygamber?den ?Evet, affederim? cevabını aldıktan sonra kendisinin Kâ?b b. Züheyr olduğunu söyledi.

Kâ?b, Medine?ye gelmeye karar verip yollara düştüğünde ? Şayet, Hz. Peygamber beni affeder ve huzuruna kabul ederse ona bir kasîde takdim edeceğim? demiş ve yol boyunca kasîdesini zihninde hazırlamıştı. Hz. Peygamber?den affa uğradığı müjdesini alır almaz hemen orada meşhur kasidesi ? Bânet Suâdı? okudu. ? Muhakkak ki Peygamber kendisiyle aydınlanılan, Allah?ın çekilmiş yalın kılıçlarından bir kılıçtır.? beytini söylediğinde Hz. Peygamber duygulanarak üzerindeki Yemen hırkasını (bürde) Kâ?b?ın omuzlarına attı. Şâirin bu kasîdesi bundan dolayı ? Kasîdetü?l-bürde-Hırka kasîdesi?? adıyla meşhur oldu.

Kâ?b, hayatı boyunca Hz. Peygamber?in hediyesini gözü gibi sakladı. Hz Muâviye, halife olunca Kâ?b?dan bu hırkayı on bin dirhem gümüş karşılığında satın almak istemişse de Kâ?b buna rıza göstermemiş; fakat Kâ?b?ın vefatından sonra vârislerinden yirmi bin dirheme satın almıştır. Bu şekilde Emevîlere geçen Hırkâ-i Saâdet, Emevîler?den Abbasîler?e, onlardan Memlûkler?e, onlardan da Osmanlılar?a geçmiştir. 1517 yılında Osmanlılar adına Mısır?ı fetheden Yavuz Sultan Selim, Hırkâ-i Saâdet?i diğer mukaddes emanetlerle birlikte İstanbul?a getirmiştir.

Hırka-i Saâdet, 124 cm boyunda geniş kollu, siyah yünlü kumaştan dikilmiş krem renginde yün astarlı bir hırkadır. Topkapı Sarayı kumaş uzmanları tarafından yapılan inceleme sonucunda hırkanın Hz. Peygamber devrine âit olduğu kanaatine varılmıştır. Bu hırka, Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan iç içe iki altın sandıkta bohçalara sarılı olarak muhafaza edilmektedir.

Burada okuyucularımın dikkatini, Hz. Büceyr?in, kardeşinin Müslüman olması konusunda gösterdiği azim ve gayrete çekmek istiyorum. Muhterem karilerim; çevrenizdeki insanların İslâm düşmanlığı sizi hayal kırıklığına uğratmasın. Siz, size düşeni yapmakla görevlisiniz, hidayeti halk eden Yüce Allah?tır. Sizin göstereceğiniz azim ve gayret neticesinde nice İslâm düşmanlarına hidâyetin nasip olacağını unutmayın. Çevrenizdeki olumsuzluklara bakıp ağlamayın, İslâm adına gayretiniz ve çalışmanız yoksa işte o zaman oturun ağlayın.

Hz. Peygamber?in bir diğer hırkası yine İstanbul?da Hırka-i Şerif Camii?nde muhafaza edilmektedir. Hz. Peygamber?in vasiyeti üzerine Hz. Ömer ve Hz. Ali?nin Yemen?deki Karen köyüne giderek Veysel Karenî?ye hediye ettiklerine inanılan bu hırka, krem renginde yünlü bir kumaştan yapılmıştır. Bu hırka, üveysîler tarafından muhafaza edilmiş, Osmanlı sultanı I. Ahmed?in fermanı ile İstanbul?a getirilmiştir. Şu anda, Fatih semtinde Hırka-i Şerif Câmii?nin üst katında bir bölümde Veysel Karenî?ye âit kemer ve tekke ile birlikte bir mahfaza içerisinde özel bir dairede korunmakta ve Ramazan aylarında ziyarete açılmaktadır.

Veysel Karenî, Sıffîn savaşında Hz. Ali?nin saflarında şehit düşerken bekârdı; hiç evlenmemişti. Evlenmediği için çocuğu da yoktu. Sıffîn?de şehid edildiğinde kardeşinden başka yakını da olmadığından dolayı Hırka-i Şerif kardeşi Şehâbeddin el-Üveysî?ye intikal etmiştir. Üveysî âilesi, Emevîler ve Abbasîler zamanında Irak ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşadılar. Anadolu fethedildikten sonra da Kuşadası?na göç ettiler. Uzun bir müddet burada ziraatla meşgul olan âile, Osmanlı Sultanı I. Ahmed?in isteği ve desteği üzerine gelip İstanbul?a yerleşti. İstanbul?a geldiklerinde âilenin reisi olan Şükrüllah el-Üveysî, Fatih semtindeki Yavuz Selim?de kiraladığı evde Hırka-i Şerif?i ziyarete açmış ve İstanbul halkının bu mukaddes emâneti ziyaret etmesini sağlamıştır.

Bu ziyaretlerin giderek artması üzerine I. Abdülhamit, Fatih semtinde tek odadan ibaret bir Hırka-i Şerif dairesi yaptırmış ardından Sultan Abdülmecit, Hırka-i Şerif Câmii?ni yaptırarak mukaddes emâneti burada muhafaza altına almıştır. Özellikle ramazan ayının ikinci yarısında vâlide sultan tarafından burada ziyarete açılan Hırka-i Şerif, Osmanlı devlet erkânının Topkapı?daki Hırka-i Saâdet?i ziyaret ettikten sonra bu câmiye gelerek Hırka-i Şerif?i de ziyaret etme geleneğini başlatmıştır. Bu gelenek, bugün resmî protokolün katılımı olmadan devam etmektedir.

Sevgili Peygamberimizin iki hırkasının ve diğer mukaddes emânetlerinin İstanbul?da bulunması bu şehir için bir şereftir. Bu şehir, bu mukaddes emânetler hürmetine bugüne kadar düşman eline geçmemiş; bugünden sonra da geçmeyecektir inşallah. Milletimiz de bu mukaddes emânetlere gereken saygıyı, hürmeti ve ilgiyi göstermekte ve onları ziyaret ederken Hz. Peygamber?i ziyaret ediyormuş gibi bir heyecan duymaktadır.

Milletimizin bu ziyaretlere ve mukaddes emanetlere gösterdiği ilgi takdire şâyandır. Ama bilinmelidir ki, Hz. Peygamber?in bize bıraktığı asıl emânet Kur?an ve sünnettir. Kur?an-ı ve sünneti korumayan, hayatını bu iki kaynağa göre tanzim etmeyen nereyi ve neyi ziyaret ederse etsin bir şey elde edemez. Ancak bu ziyaretler, kendisinde bir ufuk açılmasına sebep olacaksa, ziyaret ettiği yerin ve eşyanın sahibine yakınlaştıracaksa güzeldir ve tavsiye edilir. Yüce Allah, Hz. Peygamber?i bize hayatı ve yaşantısı ile örnek gösteriyor. Unutulmamalıdır ki, gerçek Müslüman onu her şeyi ile örnek alandır.

Kaynak: eilahiyat.com

Dursun Usta

Dursun Usta?yı bugün sütunumuza misafir ediyor ve kendisi ile konuşuyoruz. Dursun Usta ile yapacağımız konuşma ?Okumak? üzerine olacak. Şunu hemen belirteyim ki…

Dursun Yalçın, 1956 yılında Erzurum ili Oltu ilçesi Büyük Orcuk köyünde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi. Maddî imkânsızlıklar yüzünden ilkokuldan sonra okuyamadı. Askere gidinceye kadar inşaatlarda çalıştı. Askerden sonra evlendi ve köyden ayrılarak ilçeye yerleşti. İnşaatlarda soğuk demir ustası olarak çalıştı. Halen de aynı işini devam ettiriyor. Dursun Usta?yı bugün sütunumuza misafir ediyor ve kendisi ile konuşuyoruz. Dursun Usta ile yapacağımız konuşma ?Okumak? üzerine olacak. Şunu hemen belirteyim ki, ilkokul mezunu ve aynı zamanda bir inşaatçı olan Dursun Usta, çok okuyan birisidir. Benim tespitlerime göre üniversite mezunlarından ve hatta üniversite hocalarından daha çok okumaktadır. Dursun Usta?nın bana sorduğu soruları bugüne kadar hiçbir ilâhiyat mensubu ve din görevlisi sormadı. Sorduğu soruların seviyesi onun ne kadar fazla okuduğunu göstermektedir.

?Okumaya ne zaman ve nasıl başladın?? diye sorduğum soruya şöyle cevap veriyor: ?Yirmi sekiz yaşına kadar kitap okuma alışkanlığım yoktu. Namazlarımı da devamlı kılamazdım. Oltu müftülüğünde çalışan bir yakınımın ısrarı üzerine müftülükten Osman Keskioğlu?nun Hz. Muhammed?in Hayatı isimli kitabını aldım ve okudum. Bu kitabı okuduğumda yeni bir hayat tarzı ile karşı karşıya kaldım. Kitabı okudukça bende, ?galiba ben, şimdiye kadar İslâm diye içi boşaltılmış bir dine inanıyormuşum? kanaati hâsıl oldu. Bu kitabı okudukça gördüm ki, Hz. Muhammed?in hayatı ile benim hayatım birbirine uymuyor. Kitabı birkaç sefer okudum. Sonra kendi kendime şu soruyu sordum: ?Ey Dursun Usta! Hz. Peygamber?in derdi ne idi ki, bunca açlık, susuzluk, işkence, hicret, savaş ve daha başka sıkıntılara katlandı?? Artık bende bir kıvılcım başlamıştı. Ali Şeriati?nin Dinler Tarihi isimli kitabını okuduğumda bozulmuş ve tahrif edilmiş dinlerin bizzat o dinlerin din adamları tarafından bozulduğunu ve tahrif edildiğini öğrendim.?

?Dursun Usta, önceden sigara ve buna benzer alışkanlıkların var mıydı?? diye sorduğum soruya şöyle cevap veriyor: ?Evet, vardı. Hz. Muhammed?in hayatını okuduktan sonra hepsini terk ettim. Mâlâyânî (boş, faydasız) olan her şeyi terk ettim.? Gördünüz mü? Hz. Peygamber efendimizin hayatı işte böyle okunmalı. Bir kısım insanlar var, Hz. Peygamber?in hayatını ezberlemek için okuyorlar; bir kısım insanlar da Hz. Peygamber?e benzemek için okuyor. Allah?ım, bizi o güzel peygamber?e benzeyenlerden eyle. (Âmin).

?Eski çevrenden hemen kopabildin mi? Bu zor olmadı mı?? diye sorular soruyorum. ?Azmettim, karar verdim ve kararlı davrandım. Bunun için de başardım.? diye cevap veriyor. ?Eski arkadaşlarım, ?Sen de mi molla oldun?? der, takılırlardı; hiçbirine kulak vermedim. Sözlerine de değer vermedim. Yani, kınayanın kınamasına aldırmadım.? diye devam ediyor Dursun Usta.

?Daha sonra neler okudun?? diye soruyorum. Şu cevabı alıyorum: ?Komşularımızdan birisi alıp okumadığı bir tefsir kitabı verdi bana. Suûdî Arabistan?da işçi olarak çalışırken almasını tavsiye etmişler; o da almış okumamış. Bu, rahmetli Seyyid Kutub?un Fî Zılâli?l- Kur?ân isimli kitabının Türkçe tercümesiydi. Bu kitabı alır almaz birinci ciltte rahmetlinin hayatını ve şehid edilmesini okudum ve çarpıldım. Yirmi iki ay içinde on altı ciltlik bu kitabı süze süze okudum. Akşam, inşaattan geldiğimde yatma saatine kadar okurdum. Sabah namazını kıldıktan sonra da inşaata gideceğim saate kadar okurdum. Okudukça câhil olduğumu anladım. Câhil olduğumu anladıkça okumaya hız verdim. Seyyid Kutub?un hayatını okudukça cana geldim, dirildim. Kim bilir bu bilgiler, benim gibi nicelerini diriltmiştir?? Yüce Rabbimiz, şehitlerin ölmediğini ve onların diri olduğunu haber verir Kur?ân-ı Kerimde. Şehitler, toprağa düşmüş birer tohumdur. Onlar, değişik zamanlarda, dünyanın değişik yerlerinde filiz verir, kök salar, boy atarlar.

?Daha sonra ilmihal kitaplarını okudum. Muhammed Ebû Zehrâ?nın Mezhepler tarihini okudum? diye devam eden Dursun Usta?ya ?Kur?ân-ı Kerim okuman nasıl?? diye soruyorum. Şöyle cevap veriyor: ?Köyde, küçük yaşta Kur?ân-ı Kerim okumayı öğrenmiştim; ama devam ettiremediğim için unutmuşum. Bir ara Kur?ân-ı Kerim okumaya yoğunlaştım. Bu konudaki eksikliğimi giderdim.?

Dursun Usta, şimdi usul kitapları (Fıkıh Usulü, Tefsir Usulü ve Hadis Usûlü) okuyor. Din ilimlerinde derinleşmek istiyor. Yaşı buna müsâit. Usûlü?d-Din, ictihâd, müctehid, ulema, nesh, muhkem, müteşâbih konularına yoğunlaşmış. Sünnet konusunda, Türkiye?deki âlimlerin yazdığı ve bir de İslâm dünyasındaki âlimlerin yazdığı kitapları okumuş. Kendisi iyi bir Tefsir ve Hadis okuyucusu. Yakın zamanda Kur?ân-ı Kerim?i üç sefer meâli ile birlikte hatmetmiş. Hamdi Yazır?ın Hak Dini Kur?an Dili?ni, Mevdûdî?nin Tefhîmü?l-Kur?ân?ını, Muhammed Esed?in meâl tefsirini, Hamdi Döndüren?in bütün ilmihâllerini, Said Havva külliyâtını, İzzet Derveze?nin eserlerini, Said Ramazan?ın eserlerini okumuş, halen de okuyor.

Yukarıdan beri yazdıklarımız Dursun Usta?nın bir kısım okuma faaliyetleridir. Onun okuduğu kitaplar yazdıklarımızdan ibaret değil; çok kitap okumuş. İnşaat demirciliğinden kazandığı para ile hem evini geçindirmiş, hem de evinde bir kütüphane kurmuş. Okuduğu kitaplar ona bir kimlik ve kişilik kazandırmış. İstiyor ki, herkes dinî kitapları okuyarak tahkîkî imanı kazansın. ?Kör taklitçiliğe karşıyım. Taklitçilik maymun için meziyettir ama insan için zillettir. Müslüman taklit etmez, örnek alır; örnek alacağımız kişi de Hz. Peygamber?dir ve bir de O?nun yolunu takip eden âlimlerdir.? diyor.

Demirci ustası bu seviyede olan bir ümmetin üniversite mezunları, aydınları, münevverleri, dâvâ adamları hangi seviyede olmalı? Bu saydıklarımız istenilen seviyede mi? İstenilen seviyede değilseler ne iş yapıyorlar? Niçin okumuyorlar? Yüklendikleri misyonu, yapmaları gereken işleri başkaları mı gelip yapacak? Yoksa biz, Müslüman olarak yaşamayı kolay, dâvâ adamı olmayı çocuk oyuncağı mı zannediyoruz?

Kaynak: eilahiyat.com

Allah’a Adanan Çocuk

İmrân ve Hanne çifti çok zamandan beri evli olmalarına rağmen çocukları yoktu. Çünkü çocukları olmuyordu. Artık yaşları da ilerlemişti. Bu duruma İmrân?dan çok Hanne üzülüyordu. Çocuk hasreti onun içini yakıp kavuruyordu. Yaşları da ilerlediği için bundan sonra çocuklarının olamayacağını düşünüyor ve yıkılıyordu. Bütün bunları düşünürken Rabbinden de ümidini kesmiyordu. Bir gün bir kuşun, gagasıyla yavrusuna yiyecek verdiğini gördü ve dikkatlerini o tarafa yönlendirdi. Kuşun,yavrusuna olan ilgisinden ve şefkatinden etkilendi.Gördükleri karşısında bir hayli duygulanan Hanne, Rabbine yöneldi ve kendisine bir çocuk vermesi için duâ etti. Yüce Allah, onun bu duâsını kabul etti. Yaşı biraz ilerlemiş olmasına rağmen Yüce Allah?ın bir lütfu olarak hâmile kaldı. Bu duruma İmrân da çok sevindi.

Ama ne var ki İmrân, çocuğunu göremedi. Doğacak çocuğu hakkında değişik hayaller kuran İmrân, Hanne?nin hâmileliği esnasında rahatsızlandı ve çocuğunun doğumundan önce vefat etti.Hanne, yıllardan beri özlemini çektiği bir çocuğa sahip olacağı sırada eşini kaybetti. Demek ki dünyada her şey birden elde edilemiyordu. Eşinin vefatına üzülüyordu ama doğacak çocuğun kendisine vereceği sevinç bu üzüntüye baskın çıkarıyordu.Kocasını yitirdiği bu sırada doğacak çocuğu ile dünyaya tutunmaya çalışıyor ve biricik yavrusu için hayaller kuruyordu.Hanne, doğacak çocuğu için çok güzel şeyler düşünüyor ve onu Allah?a adamayı uygun buluyordu ve öyle de yaptı. Çocuğunu Yüce Allah?a ve onun dinine adadı. O, verdiği sözüne bağlı ve gönlü îmanla dolu biriydi. Çocuğu daha doğmadan onu Allah?a adıyor ve nazik bir şekilde: ?Rabbim! (Bağışımı) benden kabul buyur!? diye duâ ediyordu. İmrân ve Hanne çifti Kudüs?te yaşıyorlardı.Eşini kaybeden Hanne, doğacak çocuğunun erkek olacağını umuyordu. O, bu erkek çocuğu küçük yaşta Mescid-i Aksâ görevlilerine teslim edecek ve onun güzel bir din adamı olarak yetişmesini görecekti.İlerlemiş yaşında oğlunun dine yapacağı hizmetlerle bahtiyar olacaktı. Bütün beklentisi buydu.Ama ne var ki, doğan çocuk erkek değil kızdı. Çocuğunun kız olması Hanne?yi biraz umutsuzluğa sevk etti ama, kendini çabuk toparladı. Biliyordu ki,Yüce Allah?ın katında ihlâs ve takvâ her şeyden daha önemliydi. Eğer Allah dilerse yapı itibariyle zayıf olan bir kız evlâdı, erkek evlattan daha çok hizmet ehli olabilirdi.

Nitekim de öyle oldu.Yüce Allah, bu olayı Kur?ân-ı Kerîm?in üçüncü sûresi olan Âl-i İmrân (İmrân?ın nesli) sûresinde şöyle anlatır:

?İmrân?ın karısı şöyle demişti: ?Rabbim! Karnımdaki (çocuğu) dünya işlerinden âzad edilmiş bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.? ?Onu doğurunca Allah, ne doğurduğunu bildiği halde: ?Rabbim! Ben onu kız doğurdum.Oysa erkek kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum. ?dedi.? ?Rabbi, Meryem?i güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya?yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve: ?Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?? der, o da: ?Bu Allah tarafındandır. Allah dilediğine sayısız rızık verir.? derdi.? (Âl-i İmrân, 3/33-37)

Bu âyetlerden anladığımıza göre İmrân?ın karısı Hanne, doğacak çocuğunu tamamen Allah?a adadı. Yani çocuk, dünyalık hiçbir iş yapmayacak;yakınları da ondan hiçbir şey istemeyeceklerdi. Çocuk,hiçbir işle meşgul olmayacak, dünyaya meyletmeyecek, evlenmeyecek,bütün hayatını âhireti kazanmaya tahsis edecekti. ?Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım.? demek, işte bu demekti. Nezrin böylesi onlar arasında meşrû idi.Çünkü dinlerine göre çocuğun, hizmet edecek çağa geldiği zaman ana ve abasına hizmet etmesi vâcib idi. Anne-baba nezr ile böyle bir istifadeyi terk ediyorlar ve çocuklarını kendi hizmetlerinden azâd ederek mescidin hizmetine veriyorlardı. Allah?a adanan çocukda hayatını mescide geçirmiş oluyordu.

Bir bayan içten ve gönülden bir adakta bulunur ve bu adağının kabul edilmesi için Rabbine duâ eder de Rabbi onun bu adağını ve duâsını kabul etmez mi? Elbette kabul eder.Yüce Allah, bu hanımefendinin sunduğu hediyeyi kabul etti ve onu en güzel şekilde yetiştirdi. ?Kul, Allah?a nasıl bakarsa Allah ta kula öyle bakar.? sözü ne kadar doğru bir sözmüş meğer. Yüce Allah, bu hanımefendinin kızı Meryem?e ilgi gösterdi ve onu en güzel şekilde yetiştirdi. Yetişmesi için de Hz. Zekeriya?yı görevlendirdi. Bir rivâyete göre Hz. Zekeriya, Meryem?in teyzesi ile evliydi. Hz. Zekeriya, belli bir yaşa gelen çocuğu Mescid-i Aksâ?ya aldı ve orada yetiştirdi. Çocuğa yiyecek-içecek getiren Hz. Zekeriya, zaman zaman onun yanında kendisinin getirmediği yiyecekleri gördü ve: ?Ey Meryem! bu yiyecekler sana nerden geliyor?? diye sordu.Meryem de: ?Bu yiyecekler Allah katından gelmektedir.? diye cevap verdi.

Aziz okuyucular! Hayat, îmânn ve cihaddan ibarettir. Îmân, bir insanın kendini Allah?a rapdetmesi demektir. Amel de cihad aşkıyla yapılan eylemler bütünüdür. Bütün bunlar bir insanın kendini Allah?a adaması demektir. Kâmil bir Müslüman, hayatı Allah ile yaşamalıdır. Yani hayatını Allah?a adayarak bereketlendirmelidir. Daha doğrusu, Allah için yaşamalıdır.Tarikatta var olan ?hem bâheme hem bîheme? prensibi işte bu demektir. Yüce Allah, hayatını kendisine vakfedenlere ve hayatı Allah için yaşayanlara çok değişik lütuf ve ikramlarda bulunmaktadır. Biliniz ki hayat, Allah?a adandığı zaman güzeldir.Aziz okuyucular! Bu âyetlerden hareketle, içinde yaşadığımız bu dünyada hiç olmazsa çocuklarınızdan birisini Allah?a adamanızı tavsiye ederim. Çocuk, bir insanın geleceğidir. En güzel gelecek de cennettir. Çocuğunuzla birlikte cennete girmek istiyorsanız, Hanne gibi çocuğunuza karşı ilgili ve duyarlı olmanızı tavsiye ederim. Meryem gibi bir hanımefendiden İsâ gibi bir peygamber dünyaya geldi. Her ikisinin hayatı da mûcizelerle dolu. Bütün bunların Hanne?nin duâsı bereketiyle vücuda geldiğini unutmayalım. Akıllı bir Müslüman, ne yaptığının, ne söylediğinin, nereye gittiğinin, ne yediğinin, kiminle oturduğunun, kiminle kalktığının farkında olandır. Siz de bütün yaptıklarınızın farkındasınız, değil mi?

Palandöken Dağlarından Kunduz Dağlarına, Oradan da Cennete Uçan Kartal

İlk defa Hicrî 1400 yılında duydum onun adını. Hicrî yılbaşı münasebetiyle Erzurum?dan Kayseri?ye yürümek için yola çıkan üç üniversite öğrencisinden biriydi o. Hicrî 1400?ü Erzurum?dan Kayseri?ye kadar uğradıkları her yerleşim biriminde karşılaştıkları her insana anlatacaklardı. Ben, o günlerde Iğdır?da askerlik yapıyordum. Iğdır?daki dostlarla birlikte, bizim olan gazetelerden ve dergilerden takip ediyorduk bu üç gencin şanlı yürüyüşünü. Duâ ediyorduk bunlara, gıpta ediyorduk kendilerine.

Askerliğim bittikten sonra bir yıl Sivrihisar İmam Hatip Lisesi?nde öğretmenlik yaptım. O günler Afgan cihâdının olanca hızıyla devam ettiği günlerdi. Bizim olan gazetelerden ve dergilerden takip ederdik cihâd haberlerini. Meral Maruf?un mektupları, Abdülhamid Muhâcirî?nin cihâd haberleri, Erdem Beyazıt?ın hâtıraları heyecanlandırırdı bizi o günler. Gözyaşlarıyla okurduk bu yazarların yazılarını. Uyumazdık sabahlara kadar, duâ ederdik Afgan mücâhidlerine. Cihad haberlerini öğrencilerimizle birlikte okur, göz yaşı döker, birlikte duâ ederdik mücâhidlere.

Bir kış günüydü, Sivrihisar?ın kuru soğuğunun yüzümüzü yaladığı bir gündü. Akşamüzeri okuldan çıkmak üzereydim. Son dersten çıkıp evlerine gitmek üzere olan öğrencilerden biri yanında uzun boylu bir delikanlı ile öğretmenler odasına gelip bana: ?Hocam! Bu ağabeyi, sizi arıyor, sizinle görüşmek istiyor.? dedi. Ben de delikanlıya: ?Buyurun, hoş geldiniz.? dedim. ?Hoş bulduk hocam, ben Necdet Yaylalı, Erzurumluyum; arkadaşınız Davut Yaylalı?nın yakınıyım.? dedi ve kendisini tanıttıktan sonra konuşmasını şöyle devam ettirdi: ?Hocam ben, Afyon Mali Bilimler Fakültesi?nde okuyorum. Davut Bey?den öğrendim sizin burada olduğunuzu ve sizinle tanışmaya geldim.? Ben de tekrar ?Hoş geldiniz.? dedim ve misafirimi alıp bekâr evime götürdüm. Necdet?le ruhlarımız hemen ısındı. Kısa zamanda dost ve arkadaş olduk. Çünkü kalplerimiz aynı dâvâ uğruna çarpıyordu. 12 Eylül hareketinden kısa bir süre sonraydı bizim bu karşılaşmamız. 12 Eylül hareketiyle Türkiye?de çok şeyler değişmişti. Müslümanlar çok şeylerini kaybetmişti. Bu sebepten dolayı dertliydik, üzüntülüydük, konuşacak çok şeyimiz vardı. Necdet?le gece geç vakte kadar konuştuk. Ortak dertlerimizi konuştuk. Necdet bir ara bana: ?Hocam, biz Afganistan?a gidiyoruz. Erzurum?dan bir grup arkadaş gitti; biz de gidiyoruz.? dedi. Misafirimizle biraz da bu konu üzerine konuştuk. Sabahleyin Necdet?le vedalaştık ve ayrıldık. Necdet?i yolcu ettikten sonra okula geldim, derslere girdim ama gönlüm Necdet?le birlikte gitti. Necdet, Erzurum?a gidiyordu; oradan da Afganistan?a gidecekti. Kendilerine imrenerek, takdir ederek, duâ ederek olcu ettik. O senenin Şubat ayından sonra ben Erzurum?a geldim. Yeni görevime başlar başlamaz, çevremdeki dostlarıma Hicrî 1400?de Erzurum?dan Kayseri?ye yürüyen üç genci sordum. ?Hocam, onların ikisi mezun oldu; biri de Afganistan?da cihâd ediyor.? dediler. ?Abdülhamid Muhâcirî adıyla cihâd haberlerini Türkiye?ye iletiyor.? diye de ilave ettiler. Ben de gayr-i ihtiyârî: ?Ya! Bizim dergilerdeki yazılarını seve seve okuduğumuz Abdülhamid Muhâcirî o arkadaş demek?? diyerek takdirlerimi dile getirdim. Bir ara arkadaşımızın cephede yaralandığı ve hastanede yattığı haberi geldi Erzurum?a. Gece gündüz duâ ettik kendisine.

Gıyâben tanıdığım, takdir ettiğim ve hiç görmediğim halde kendisini epeyce özlediğim Bahaddin Yıldız, cihâd sona erdikten sonra Erzurum?a döndü. Çok sevdik birbirimizi, iyice ısındı ruhlarımız birbirine. Artık o, Erzurum?da kalacak ve cihâda giderken yarım bıraktığı fakültesini bitirecekti. Onun, tekrar Erzurum?a gelmesine ve bir müddet Erzurum?da kalacak olmasına çok sevindi bizim mahalle.

Bahaddin, Sivaslı?ydı ama İzmir?e yerleşmişti. 1975 yılında İzmir İmam Hatip Lisesi?ni bitirmişti. Erzurum?da İşletme okuyordu. Afganistan?a gitmeden önce herkesin Bahaddin kardeşi olan bu yiğit, Afganistan?dan döndükten sonra Erzurum?da okuyan bizim öğrencilerin Bahaddin abisiydi. Bahaddin, yine bir öğrenci evinde kalıyordu. Öğrencilerle hasb-i hal ediyordu. Onlarla birlikte olmaktan haz ve lezzet alıyordu. Öğrenciler de onun bilgisinden, tecrübesinden, aşkından ve şevkinden istifade ediyorlardı. Ben de sık sık giderdim Bahaddin?in kaldığı eve. O evde bizim fakültemizden öğrenciler de kalıyordu. Geç vakte kadar çaylar içilir, sohbetler yapılırdı. Bahaddin dost insandı, sohbet adamıydı, arkadaştı. Devamlı talebelerle birlikte olmayı tercih ederdi. İslâm için her şeyini fedâ ederdi.

Çevre il ve ilçeleri çok gezdik Bahaddin?le birlikte. Afganistan hâtıralarını anlatır, dinleyenleri sahih bir anlayışa ve dengeli bir düşünceye yönlendirirdi. Konuşmasıyla etkilerdi dinleyicileri. Çünkü çok ihlaslıydı kardeşimiz. Tanıyan herkes onu dinlerdi ve ondan istifade etmek isterdi. Yetmişli ve seksenli yıllarda Erzurum?dan mezun olan öğrencilerin hemen hemen hepsinin üzerinde Bahaddin?in emeği vardı. Sadece Erzurum mezunlarının değil, Türkiye?deki bizim mahallenin gençlerinin hepsinin üzerinde emeği vardır Bahaddin?in. Bizim gençler, ya onu dinlemişler ya kitaplarını okumuşlar ya da örnek bir Müslüman olduğunu duymuşlardı.

Fakültesinden mezun olup İzmir?e döndükten sonra da devam etti dostluğumuz. Biz onunla günübirlik dost olmamıştık. Ben onu gıyâben tanımış ve sevmiştim; o da beni gıyâben tanımış ve sevmiş. İzmir?e döndükten sonra zaman zaman kendisi gelir, zaman zaman da biz dâvet eder getirirdik Erzurum?a. Bizim öğrenciler, birbirlerine: ?Bahaddin abi gelmiş!? diye haber uçururlardı. Saatlerce onu dinler, sorular sorarlardı; istemezlerdi onun Erzurum?dan ayrılmasını. O, Erzurum?a geldikten sonra bizim öğrenciler fakültelere gitmez, Bahaddin?le birlikte olmayı derslere tercih ederlerdi. Her yıl yapılan Erzurum mezunları toplantılarının demirbaş katılımcısıydı. Bu yıl da Malatya?da bir araya gelecektik, ama o cennete gitti. 23 Mayıs?ta İstanbul?da dünya Müslümanlarının dertlerinin konuşulacağı bir toplantıda beraber olacak, Temmuz ayında da Erzurum mezunları toplantısında buluşacaktık. Ama o, Hz. Cafer gibi arkadaşlarıyla uçarak cennete gitti. Aynen Cafer gibi, onun da yanında cennetlik arkadaşları varmış, hem de yıllarca yetim büyümüş bir arkadaş. O rahmetli de Bahaddin gibi kendisini o toprakların yetimlerine vakfetmiş güzel bir insanmış.

Onun cennetlik olduğuna, onu tanıyan herkes şahitlik eder. Cennete girecek müminlerde olması gereken özellikler onda vardı. Îmânı sağlamdı, ameli tamdı, mütevaziydi, diğergamdı, kardeşlerini kendi nefsine tercih ederdi. Dünyaya değer vermeyen bir arkadaşımızdı o. Elinin emeği ile geçinirdi. Türkiye?de onun kadar geniş çevreye sahip olan insan az bulunur. Ama o, bu çevreden rant temin etme, nemalanma, çevresine yük olma yolunu seçmemiştir. Siyasette, bürokraside, iş çevrelerinde bir hayli dostu ve arkadaşı vardır. Ama Bahaddin, onlardan hiçbir şey istememiştir. Arkadaşlarından bakan olan, milletvekili olanlar vardır. Ama herkes bilir ki, elinin emeği ile geçinen Bahaddin onların hepsinden daha zengin ve siyasilerden daha etkindir. O bir hazineydi, o bir yanardağdı, o bir deryaydı.

Zaman zaman İstanbul?da ve İzmir?de buluşurduk; sohbet eder, dertleşir ve hasret giderirdik. Zaman zaman da sohbet ortamları hazırlar, beni İzmir?e dâvet ederdi. Mutlu ve Rasim?in ortaklaşa çalıştırdıkları yemek fabrikasında kendi kurmaylarını toplar bize özel sohbetler yaptırırdı. Torbalı yolu üzerindeki piknik alanında İzmir İmam-Hatip Lisesi mezunlarını toplar, bizi o güzel insanlarla tanıştırırdı. Her karşılaşmamızda Erzurum?daki arkadaşları tek tek sorardı. Çok vefalıydı, çok saygılıydı, asil bir ailenin evladıydı. Palandöken dağlarını sorardı. Çünkü kendisi bir sporcuydu, dağcıydı, kayakçıydı.

En son Nisan ayında İzmir?de görüşmüştük. İzmir?e bir konferans için gitmiştim Uçaktan iner inmez aradım kendisini. Almanya?daymış ve o gece dönecekmiş. Kemalpaşa ilçesinde verdiğim konferansı bitirmiştim, gece saat 23:00?de salondan çıkmak üzereydim. Birden bire karşımda gördüm Bahaddin?i. Hemen sarıldık birbirimize. Hava alanında uçaktan inmiş ve eve gitmeden doğruca bizim konferans verdiğimiz Kemalpaşa ilçesine gelmiş. O yorgun, ben ondan da yorgun, ama birbirimizi görünce gitti yorgunluğumuz. Doğruca İzmir?deki kardeşimiz Mutlu?nun evine geldik. Yatsı namazlarını kıldıktan sonra başladık çay içmeye ve sohbet etmeye. Bizi, kendimizi konuştuk; dünya Müslümanlarını konuştuk. O gece Bahaddin, yine bize Afganistan?ı anlattı. İHH?nın hizmetlerinden söz etti. O haftanın Pazar günü İzmir?de Gazze için yapılacak faaliyeti konuştu. Gece saat 04.00?de beni hava alanına getirdiler Mutlu ile. Beni İstanbul?a yolcu ettikten sonra evine gitti.

Herkesin bildiği gibi çok gezerdi Bahaddin. Çok gezen çok bilir derler, o da öyleydi. Dünya Müslümanlarını iyi bilir ve tanırdı. En iyi de Afganistan?ı bilirdi. Bizimle konuşurdu ama, sanki yüreği oradaydı. Yüreğinin olduğu yere gitti. Cihâd ettiği topraklara, tırmandığı dağlara gitti. Sevdiği insanların yanında aldı Rabbim onun ruhunu. Ruhun şad olsun kardeş, mekanın cennet olsun Bahaddin?

Ay Vakti Degisi Sayı:117

Keşke bir köyde imam olsaydım

“Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar.” diye bir atasözümüz vardır. Bu söz, her insanın ayrı bir sevdiğinin, aşkının, arzusunun, talebinin ve elde etmek istediği bir şeyin var olduğunu ifade etmek için söylenmiştir. Herkesin kendine göre bir ülküsü, bir ideali, bir mefkûresi vardır. Herkesin kavuşmak istediği, elde etmek istediği, hedefe koyduğu şey ayrı ayrıdır.

Her insan, gönlündeki aslanı çevresine bakarak tayin eder; çevresinde var olanlardan, görüp işittiklerinden seçer; insan, görmediği ve duymadığı şeyi arzulamaz. Büyümekte olan ve okula devam eden çocuklara, etraflarındaki insanlar: “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorarlar. Çocuklar da kendilerine göre cevap verirler. Küçüklüğümde bana da aynı soru sorulduğu zaman “imam olacağım.” diye cevap verirdim. Çünkü babam imamdı ve babam kendi mesleğini çok seviyordu. Babamın kendi mesleğini severek yapması ve bundan zevk alması, beni de imamlık mesleğine doğru meylettirdi. Küçükken benim gönlümde imamlık yatardı. O yıllarda devamlı babamla camiye gider, ezan okur, müezzinlik yapar ve cemaatle sohbet ederdim. Cemaat de beni çok severdi. Cuma günleri sabah namazından sonra babamla birlikte camiyi süpürürdük. Elektrikli süpürgenin olmadığı o yıllarda camiyi el süpürgesi ile süpürür, etrafı siler ve bundan manevi bir zevk alırdık. Kafama koymuştum; büyüyünce ben de imam olacaktım.

İlkokuldan sonra gittiğim İmam-Hatip Okulunda fikrim değişti. Meslek dersleri öğretmenlerimizi tanıdıktan sonra, öğretmen olmaya karar verdim. Artık gönlümde, imam Hatip Okulu Meslek Dersleri Öğretmenliği yatmaya başladı. Öğretmenlerimizin kendilerini bizim için feda etmeleri, beni bu karara sevk etti. Gerçekten öğretmenlerimiz, bizim için çalışıyor, dersleri öğrenmemiz ve başarılı olmamız için gayret gösteriyor ve bu uğurda çırpınıyorlardı. Kaldığımız yurtta nöbet tutan öğretmenlerimiz, akşam ve yatsı namazlarını bizimle birlikte kılar, yatsıdan sonra bize nasihat eder, derslerimizde yardımcı olur ve yol gösterirlerdi. Bizi, sabah namazına kaldırır; namazdan sonra Kuran-ı Kerim okur ve güzel dualar ederlerdi. Bu hocalarımız, bizim gönlümüzü fethetmişlerdi.

İmam-Hatip Okulundan sonra gittiğim İstanbul Yüksek İslam Enstitüsündeki hocalarım, gönlümdeki bütün aslanları kovup oraya kendilerini yerleştirdiler. Artık gönlümde, yüksek tahsil hocalığı yatmaya başladı. Akademisyen olmalıydım; her şeyi kaynağından çıkararak öğrenmeli ve öğretmeliydim, İslam?ın engin olan ilim deryasında yüzmeliydim. Gece-gündüz tefsir, hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, İslam tarihi ve diğer İslamî ilimleri okumalıydım. Ömrümü Kurana, Hadise ve İslam ilimlerine vakfetmeliydim. İmam, öğretmen, müftü bulunurdu ama gerçek İslam âlimi zor yetişirdi. Biz de zora talip olmalı ve bunu başarmalıydık. 3önlümüzdeki aslan, ilim adamı olmaktı.

Az da olsa imamlık yaptım. Ben köylülerden memnundum, onlar da benden memnun kalmışlardı. Kısa zamanda birbirimize alışmış ve ısınmıştık. Ben, sabah ezanını okurken onlar tarlaya gidecek şekilde camiye gelirler, camiden çıktıktan sonra da cami bahçesinde bıraktıkları kürek, çapa ve buna benzer aletlerini alır, tarlalarına giderlerdi. Ben de, her gün birisine yardım ederdim. Camiye çok güzel bakar, içini ve dışını tertemiz tutardım. Vazifemi aksatmazdım. Akşamları ve cuma günleri sohbet yapardım. Köyün çocuklarını okuturdum. Hanımlara ayrı bir gün ayırmıştım; o gün onlara sohbet eder, sorularına cevap verirdim. Benden önceki imama saygı duyar, elini öperdim. Camiye geldiğinde onu mihraba geçirirdim.

İmam-Hatip Liselerinde öğretmenlik de yaptım. Kendimi öğrencilerime vakfettiğim kanaatindeyim. Gece-gündüz onlarla birlikteydim. Hangi köylü olduklarını bilir, babalarını, annelerini, kardeşlerini tanırdım. Her birisinin ailesinden bir fert gibiydim. Bir mum gibi kendimi tüketir, onları aydınlatırdım. Çünkü biz, hocalarımızdan böyle görmüştük. Yorulmak, uykusuzluk, açlık, korku nedir, bilmezdik. Ne güzel günlerdi o günler! Yirmi beş seneden beri de üniversitede bulunuyorum. Akademik bir zeminde ilmî faaliyetlerin içerisindeyim. Köy imamlığından al-dığım lezzeti, fakülte hocalığında bulamıyorum. Köy camiindeki cemaatin ihlâs, samimiyet, bağlılık, fedakârlık, kanaatkârlık ve takvasını ilahiyat Fakültesi hocasında göremiyorum. Köyde yediğim yavan ekmeğin lezzeti şehir yemeklerinde yok. Hem dünyamı, hem ahiretimi kazanabilmek için keşke bir köyde imam olsaydım.

Ben, bir köyde imam olsaydım her şeyden önce o köyü ve köylüyü severdim; her türlü olumsuz şarta rağmen severdim. Severdim ki, kendilerine hizmet verebileyim. Sevmediğim yere ve sevmediğim insanlara nasıl hizmet edeceğim, değil mi? Unutmayalım ki, her başarının temelinde sevgi vardır. Hele, Allah için olan sevginin açamayacağı kapı yoktur. Köyün yerini, havasını, suyunu, imkânlarını ve imkânsızlıklarını, şehre olan yakınlığını ve uzaklığını, halkının yoksulluğunu ve zenginliğini, halkın bana olan ilgisini ve ilgisizliğini severdim. Her şeyde bir hayır arar, “Olanda hayır vardır.” derdim. Kaderime rıza gösterirdim. Köyün, şehirden daha iyi olduğuna inandırırdım kendimi. “Benim yerim, yurdum, mekânım burasıdır.” der, işe koyulurdum.

Her şeyden önce caminin fizikî durumunu gözden geçirir, yapılması gerekenleri yapardım. “Ey cemaat! Para verin şu işleri yaptırayım.” demezdim. Cemaatten para istemezdim. Yapılması gerekenleri yapmaya başlardım; köylüler de gelir, yardım ederlerdi. “Ben, bu köyde kalıcıyım; siz, şehirlere hicret edip gitseniz de ben burada kalacağım.” derdim. Buna köylüyü inandırırdım. Emekli oluncaya kadar o köyde kalacakmışım gibi girişirdim işe. Emekli oluncaya kadar hatta ölünceye kadar da kalırdım o köyde.

Cami çok eski ise, tamir edilmesi mümkün değilse yıkar, yerine yenisini yapardım. Yaparken de Hz. Peygamberin cami planını uygulardım. Geniş bir arazi üzerine yapardım camiyi. Etrafında güzel bir bahçesinin olması için çalışırdım. Bahçenin bir kenarına imam evi; diğer kenarına da Kuran kursu, sohbet evi, misafirhane, çay ocağı gibi şeyler yapardım. Bu binaları en güzel malzemeden, en güzel kalitede yaptırırdım. Osmanlı metodunu uygular, yaptığımı bir kere yapardım. “Biraz hayal pilavı yiyorsun, bütün bunları nasıl yaptıracaksın, parayı nerden bula-caksın?” diye söylenen ve soru soran arkadaşlara “Bu dünyada yapımına başlanmış da yarım kalmış bir cami var mı?” diye bana sordukları soruya, ben de soru ile cevap verirdim. Evet, dünyanın hiçbir tarafında yarım kalmış, yapılamamış, bitirilememiş bir cami, bir hayırlı hizmet gösteremezsiniz. Yeter ki siz, ihlâs ve samimiyetle işe başlayın; gerisi gelir. Bizim insanımız, başlanılmış hiçbir hayırlı hizmeti yarım bırakmaz.

Cami inşaatını bitirdikten sonra diğer hizmetlerimi başlatırdım. Görevimi hiç aksatmaz, günde beş vakit ezanlarımı okur, namazlarımı kıldırırdım. Cemaatin kalabalık olduğu vakitler çok kısa sohbetler yapardım. Cuma vaazlarımı ve hutbelerimi büyük bir itina ile hazırlardım. Sabah namazlarına gitmeyi hiç aksatmaz, mihrabiyeden sonra dua ve tesbihat yapardım. Köyün bütün çocuklarını okuturdum. Kuran kursu ve sohbet evinin arı kovanı gibi kaynamasına çalışırdım. Hanımlar için sohbet saatleri tahsis eder, onları dinî konularda bilgilendirirdim. Köylünün hepsine Kuran okumasını öğretmek için elimden geleni yapardım.

İmamlar, Hz. Peygamber Efendimizin bugünkü temsilcileridir. Hz. Peygamberin Medinedeki mescidinin bitişiğinde Suffa denilen yerde öğrencilerin kaldığını ve bu öğrencilerle Hz. Peygamberin bizzat ilgilendiğini hepimiz biliyoruz. Demek ki imamlık, sadece namaz kıldırmaktan ibaret değildir. Cemaatin çocukları ile ilgilenmek de imamın görevidir.

Köyümüzün muhtarı, öğretmeni ve varsa diğer görevliler ile çok iyi geçinirdim. Onları sık sık evime veya caminin yanındaki odama davet eder, kendilerine ikramlarda bulunurdum. Şayet davet ederlerse ben de onların davet-lerine icabet ederdim. Köye gelen misafirleri, caminin bahçesindeki misafirhanede ağırlar, kendileri ile çok yakından ilgilenirdim.

Köyümüzden olup dışarıda okuyan, lise ve üniversitelerde tahsil gören öğrencilerin her biri ile yakından ilgilenir, onlara yurt ve burs bulmaya çalışırdım. Köye geldikleri zaman onlarla özel dersler yapardım. Ülkeye ve kendilerine daha çok faydalı olabilmelerini sağlamak için devamlı kitap okumalarını tavsiye ederdim. Cemaatimden kitap okuyabileceklerle de dersler yapar, onlarla özel olarak ilgilenirdim.

Köye yakın bir yerde bahçe alırdım. Kendi meyve ve sebzemi orada yetiştirir, tabii meyve ve sebze yerdim. Bunun yanında arıcılık yapardım. Sütünden, yumurtasından istifade edeceğim hayvan bakardım. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber Efendimiz de kendi keçilerinin sütünü içerdi.

Bütün bunları başarabilmek için gece-gün-düz çalışmam gerekiyor, değil mi? Ben de gece-gündüz çalışırım. “Çalışan kul mahrum kalmaz.” demiyor muyuz? Rabbim de: “insana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” buyurmuyor mu?

Ben böyle bir köy imamı olduktan sonra, siz bana dünyanın en üstün makamlarını verseniz, imamlığımı bırakıp o makamlara gitmem. Çünkü bana göre imamlık bütün makamlardan daha üstündür. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliyoruz da, bir de içten ve gönülden inanabilsek.

Evet, üniversitede hoca olacağıma keşke herhangi bir köyde böyle bir imam olsaydım.

Diyanet Dergisi – Mart 2010

Daha yeni yazılar »

© 2025 iNCi KöYü