Yazar: Zakir ALKAN (Sayfa 2 / 2)

39 kayıt bulundu

Ak Sultan

Her ne kadar ?ma?natu?ş şiir, fi badni-ş şair? demiş olsalar da, şairin şiirinde okur, kendi meramını anlar. Ya da şöyle diyelim: Okur, aslında şiiri okurken şairden aldığı ilhamla onu yeniden yazar. Şiir bir vecd halinin yansıması olduğu içindir ki, her okunuşta farklı dokunuşları olur. Şair için de, okur için de böyledir.

Kendim için bir savunma hattı oluşturduktan sonra şimdi Mustafa Aktaş?ın DAĞLARA SULTAN şiirinden yola çıkarak dumanını, karını, boranını, baharını, yazını, türküsünü, tulumunu, sazını içinde barındıran AKDAĞ?a uzanmak istiyorum.

Şairimizin attığı başlık, her şeyden önce kuşatıcı, büyüleyici biraz da merak uyandırıcı. . . Çok iddialı bir başlık: DAĞLARA SULTAN

?Dağların sultanı? değil. Öyle olsaydı dağlar içinden bir dağ olup sadece en üstünü olacaktı. Dağ olmaktan öteye bir anlam katıyor. Dağlar içinden bir dağ olduğunu düşünürken sadece bir dağ olmadığını haykırıyor bizlere. Secdedeki duruşuyla, ölümsüzlük uykusundaki şehitleriyle, hüznü içinde saklı bengisu pınarlarıyla, aşıkların, şairlerin mısralarındaki dirilişiyle. . . İçimizden biri olduğunu anlatmaya çalışıyor kendi diliyle.

Akdağ?ın ululuğundan, büyüklüğünden ya da yüksekliğinden dem vurmuyor. Onu Dağlara Sultan yapan, ne zirvesinin ulaşılmazlığı ne de insanı hayran bırakan heybetidir. Onu üstün kılan manadaki duruşudur.

Zemheriden ödünç alınmış, bembeyaz bir duvak, başında. . .

Karası olmayan bir duvak. . . Yaz aylarına veda ederken bir düğüne hazırlanır.

Nazlı bir kız gibidir o; sultanın kızı. Hazır bir giysiye bürünmez, hiçbir gelinlik de uymaz ona. Kışa kadar terzinin önünde oturur; terzi, her bir yamasını parça parça diker.

İlk önce menekşeliğe duvağı takar, ölçüsü olmamıştır; onu kaldırır tekrar daha büyükçe bir parçayla örter.

Defalarca denemelerden geçirir. En güzeli olmalıdır. Her gören aşık olmalıdır. Genç kızların rüyası, delikanlıların gözdesi olmalıdır.

Sonra gelinliğin diğer bölümlerini özene bezene, ölçülerini tam alarak, fazlası ve eksiği olmadan giyindirir.

Son olarak İnci’lerini de takar gerdanına.

Güzelliği göz kamaştırır. . . Bembeyaz gelinlik içinde gören maşallah çeker. Göreni mecnun eder. . . Ferhat, ona ulaşmak için dağları deler. . .

?Sabah güneşi ilk olarak güzele vururmuş? Onun için sabah her uyanan, onun yüzüne bakar. O gelinlik içinde, güneş bile onunla aydınlanır. . .

Kim görse kıskanır. Kıskanılmayacak gibi de değil. Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurunca bırakır hüznü matemi; oynaşır, cilveleşir dostlarının gözünü gönlünü açar, düşmanlarını çatlatır. . .

Düğün zemheride. . . Düğüne kadar bütün hazırlıklar yapılır. Diğer dağlar da hazırlanır bu düğün için. ?Sultan Dağ?ın düğününde sultan gibi olmak isterler. Her biri beyazlara bürünürler. Çevre köylere haber salınır, davetiyeler gönderilir. Gören görmeyen bütün köyler de beyaza bürünüp düğüne hazırlanır.

Zemheri gelmiştir; düğün günü gelmiştir.

Heyhat!! Güzellerin kaderinde olan hoyratlık, sultanımızı da vurmuştur. Yoktur layıkı. . .

Kim damat olabilir ki, bu güzelliğe; kim teslim olabilir ki? Köle olmaktır, gayrıyı unutmaktır. Kimin gücü yeter bu düğüne.

“Hangisi seninle Âdem’den kalmış, Hangi dağ akranın?”

Sultanımız, bir ay daha bekler. Belki cesareti olan bir yiğit vardır bu meydanda. . .

Sırtında gelinlik eskimeye başlar, üzerine yenisini giyinir gücük ayında. Rüyalarının düğününü bir yıl daha ertelemek istemez.

Ne yazık ki, marta kadar çıkmaz kendine güvenen; sultana kırk gün kırk gece düğün yapacak birisi. Ancak kendine güvenenler güveği olurmuş. . .

Ne hazin bir bekleyiştir ki, aylar sürer. . .

Umutlar kırılmıştır. . .

Artık davetliler, ağlayarak beyazları çıkarmaya başlamışlardır.

Alçaklar, kıskananlar dedikoduya başlar. Kusurlar aranmaya başlar.

Dilden dile dolaşır, bitmeyen düğün hazırlıklarının hazin öyküsü.

Dostların da yavaş yavaş bu düğünden umut kesip beyaz elbiselerini çıkarmaya başladıklarını sessiz ve kırılmış bir kalp ile seyreden Sultan Dağ, için için ağlamaya başlar.

Gece gündüz ağlar. . . “Düğün yoksa gelinlik de yok. . .” der. Gelinliği parçalamaya başlar, göz yaşlarının süzüldüğü yerlerden gelinlik yırtılır ilk önce. Gözyaşları sel olur, dereleri doldurur.

Bu mahmur ve küskün hal yaklaşık iki ay sürer. Gülmez, güldürmez; başında pare pare bulutlarla… Bakmaz kimsenin yüzüne; kendi efkârıyla baş başadır artık.

Kızgındır, öfkelidir. Gelinliğin parçaları çığ olur, kapatır yolları; geçit vermez sıla yolundan.

Sultan Dağ, bu bunalımdan ancak bağrında taşıdığı şehitlerin duasıyla uyanır. Ölümsüz misafirleri onu teselli eder. Gece gündüz bu güzelin kapısının bekçileridir onlar. ?Canımızı verdik seni vermedik.? derler. ?Senin küskün haline, gücenmiş duruşuna biz dayanamayız; hem güzele gülmek yakışır. Hayatın sonu değil ya. Yeni zemheriler gelecek, yeni gelinlikler giyeceksin; yine toy düğün yapacağız.

Bak yakışmıyor sana bulanık durmak, karalar giymek; ismin ?AK? iken. Hem sen gelinliğini çıkardığında da güzelsin, AK?sın.?

“Seni özleyen o kadar insan var ki, görmek için can atarlar. Koşup gelecekler dünyanın ta ucundan; sultan şehir İstanbul?dan, Bursa?dan… İzmir?in yakan sıcağından kurtulup serinlemek için, gözyaşlarından bir yudum içmek için sana gelecekler.”

“Bak, köyün gençleri düşmüş yollara; en güzel kuzuyu getirirler sana armağan. Sende eğlenip, sende gülecekler. Eteklerinde bar tutup, halay çekecekler. Teeey tey!”

Kızları al-yeşil giymiş seyire gelirler. Seni sırdaş bilir de gelirler. Anneye, arkadaşa, bacıya anlatılmayanı sen bilirsin. Onlar ki, yüreklerindeki koru sende söndürmüşlerdir. Oraklarıyla ekin biçmeye değil, seni görmeye gelirler.

İhtiyarlar, gençliğini sende yaşamış; doyurmuşsan doymuş; ağlamışsan suya kanmış; seninle eğlenip, seninle gezmiş. Sabah akşam yüzüne bakmış. Derdini, efkârını türkülerle sana anlatmış. Dayanamaz onlar, dayanamaz senin baygın bakışına.

İhtiyarlar. . . Onlar çoluk çocuğu gurbete terk ettiler ama seni terk edemediler.

Ya gurbetteki. . . Senden kolay mı ayrılmıştı sanırsın? Bir yavrunun annesinden ayrılması gibi acıydı bu ayrılık. Ayrılırken dönüp dönüp baktılar. . . Unutulmaz bir andı. . . Her biri duvardaki resimlerinle avunurlar. . .?

Sultan dağ, dinlemez mi şehit sesini?

Güzel, kendine yakışanı yapar aylar sonra. Etekleri yeşile boyanırken, uykudan uyanan nazenin mahmurluğuyla hayata gülümser.

Koyunları meleşir yamaçlarında, kuzuları oynaşır çimenlerinde. . .

Çobanları, tulum çalar göze başlarında. . . Dinletir çoban gaydalarını; dağa- taşa, kurda- kuşa, börtü böceğe, ölüye- diriye. . . Kalbinde ince sızılar taşıyanlar dinler, gaydalarda keskin vuruşları. . .

Yaz gelir, sultan dağ, bütün hazırlıklarını yapar; en güzel elbiselerini giyer, uzaktan yakından gelecek olan misafirlerini bekler.

Misafirler akın akın gelirler baba evine gelir gibi. . .

Kuşatır tüm misafirlerini ana kucağı gibi. . .

O, özlediklerine kavuşur; hasret giderir.

Dertlerini dinler misafirlerinin. . .

İkramda bulunur çeşit çeşit çiçeklerini, dertlerine derman olsun diye. . .

Soğuk suda ıslatılmış bir kuru ekmek bile ilaçtır çaresiz gurbetçiye. . .

Çoban uykusuna dalmışken gelen o tulum sesi, kuzuların meleyişi, yeni yetme tosunların dağa sahip çıkarcasına böğürmesi, yakın dereye akan gözelerin şırıltısı, ya da köyden yükselen bir ezan sesi. . .

Hepsi Sultan Dağ?ın misafirlerine. . .

Güz gelir misafirler bir bir ayrılır; hüzün vaktidir. . .

İlk gidenlere aldırmaz; daha çok vardır ziyaretçisi, daha çok vardır eylül?e. . .

Daha çoluk çocuğun cıvıldaşması yükselir köy semalarına. . .

Daha kuzuların, koyunların ayakları kesilmemiştir yamaçlarından. . .

Daha daha . . .

Ne kadar daha teselli edilebilir ki, Sultan Dağ?

O da görüyor, her gün dolu giden arabaların boş döndüğünü, allı yeşilli çocukların sokaklarda koşturmadığını, eteklerinden kebap kokusunun yükselmediğini. . .

O da görüyor saç sakalın AK?landığını. . .

Eylül gelmiştir; hazandır zaman. . .

Sultan, sisten- pustan yapılmış örtüsünü atar başına. . . Göstermek istemez gözyaşlarını; gizli gizli akar ak göğsüne damlalar. . . Arada dumanlarla dokunmuş örtüyü kaldırsa da tebessümden çok uzaktır bakışlar. . .

Güzünü ağlayarak geçirir.

Allah’tan umut kesilmez, hayatın sonu değil ya. . .

Sultan Dağ, umuda yolculuğa çıkar; yeni duvaklar takar, yeni gelinlikler giyer, yeniden zemheriden gün alır. . .

Hep böyle bir hayat. . . Yazın ak, kışın ak. . .

Adı AK DAĞ kalmış sultan dağın. . .

“UHUD BİZİ SEVER, BİZ DE UHUD”U SEVERİZ?

İnci Köyünde İmamlık

Rivayet odur ki, Tüvesür köyünden köyümüze göç etmiş olan Hafızoğlugil’in dedelerden Molla İbrahim, oğlunu İstanbul’a gönderir. Karadeniz’den sal üzerinde İstanbul’a gelir. 18-20 yıl gibi bir süre İstanbul’da kalarak kur’ani ilimleri tahsil ederek köye döner. Dönerken imamlık icazetnamesiyle birlikte cami beratını da padişahtan alır. Köye döndüğünde köyde imamlığa başlar. Uzun süre köyün imametini yürütür.

Yine aynı dönemlerde Hacogil, Sürbahan’dan göç edip bu köye yerleşince köyde hoca-imam boşluğunu görmüşler; ya da öyle bir boşluk yokmuş da kendi köylüleri olan Hocagili başka bir sebeple köye davet etmişler. Nihayetinde Hacogilden sonra Hocagil de bu köye gelerek yerleşmişler. Uzun yıllar ( belki asırlar boyu) köyümüzün imamlık görevlerini bu aile yüklenmiş. Başta Şakir Hoca olmak üzere oğulları Hafız Hoca ve Tahir Hoca, Osmanlı zamanında köyde imamlık yapmışlar.

Cumhuriyet dönemine girildiğinde köyde imam olarak Hocagilden Hafız Ahmet Hoca (Büyük Hafız?ın babası) var. Bir ara Ahmet Hoca köyden ayrılmış. 30 lu yıllarda bir ara köy imamsız kalmış; Soğurmek?ten bir hoca getirmişler üç yıllığına. Sonra başka bir köyde imamlık yapan Ahmet Çelebi Hocayı tekrar getirmişler. Uzun yıllar Ahmet Hoca köyde imamlık yapmış. Sonra o vefat edince oğlu, yılını tamamlamak için altı ay imamlık yapıyor.

50?li yıllarda Yusuf Hocalar köyün imamlık görevlerine bakıyorlar. Önce Garalıgilin Yusuf Akçay Hoca, iki-üç yıl, sonra Yusuf Altaş (topal hoca) imamlık yapıyor ta 60?lı yılların ortalarına kadar. Bu arada İstanbul?da tilavet ve kıraatını tamamlayıp gelen Hafız Ali Ağırman Hoca, 50?li yılların sonunda kısa bir süre köyümüzün imamlık vazifesini yapıyor.

64-65 yıllarından sonra Osman Çelebi (İnce Hoca) bu vazifenin başına getiriliyor. Taa 80-81 yılında vefat edene kadar görev yapıyor.

Köye imamlık kadrosu ilk defa Osman Çelebi zamanında 1967?de veriliyor. O zaman kadar imamların ücretlerini köylü karşılıyor.

İnce Hoca?nın vefatından sonra İbrahim Akçay Hoca, birkaç yıl fahri olarak imamlık görevi yapıyor; sonra kadrolu olarak Hasan Acar Hoca, göreve başlıyor.

Hasan Hoca?dan sonra Burhanettin Candan, Hasan Sancar imamlık yaptılar. Son dönemlerde Olurlu Zülkarneyn Hoca köyümüzde imamlık yaptı.

Şu anda Hüseyin Sancar köyümüzün imamlık görevini yapıyor.

Hepsinden Allah razı olsun. Vefat etmiş olanlara Allah gani gani rahmet etsin; yaşayanlara da hayırlı uzun ömürler versin.

İmamlar listesini hazırlamada yardımcı olan Musa Akyüz?e teşekkür ederek köyümüzün imamlar listesini sunuyoruz. Ayrıca katkılarından dolayı Faruk Ağırman?a da teşekkür ediyorum.

Not: Bilerek kimseyi ya da bir bilgiyi yazmamazlık etmedik. Unutulan ne varsa sizlerin hatırlatmasıyla tamamlanacaktır. Cumhuriyet öncesi için farklı rivayetler de mevcut. Onları da sizlerin bilgilendirmesiyle yeniden değerlendirebiliriz.

Pil Oyunu

Çocukluğumuzun unutulmaz oyunlarından PİL oyunu. Kısa ömürlü bir oyun olduğunu düşünüyorum. Köyümüzde pille çalışan radyo ve teybin ömürleri pil oyunumuzun da ömrünü belirler.

Belki, sokaklarda pillerin gezintiye çıkmalarından önce buna benzer bir oyun vardır, piller çıkınca onun yerine pil konulmuştur. Bilemiyorum.

Artık büyük piller çoğunlukla tedavülden kalktığı için oyun da unutuldu.

Oyunumuzu büyük pille oynardık.
Oyunda pil ve el büyüklüğünde yassı taşlar kullanırdık.

Devamını oku

İsmail’in Ardından

Köyden dönmüştüm. O gün sadece onu görmek ve onunla biraz konuşmak için gitmiştim Sondurak?a. Alt caddeye vardım önce. Yoktu, görünmüyordu. Sonra caminin yanından yukarı caddeye, karakolun bulunduğu caddeye çıktım. Cami önündeki saatli parkın yanındaki kaldırımda gördüm onu. Yanına yaklaştım; bir elinde süpürge diğerinde de el arabası? ?İsmayıl? diye seslenince dönüp bana baktı, gülümsedi; tekrar yüzünü çevirip hızlı hızlı el arabasını sürmeye başladı. Ben, arkasından ?İsmayıl? dedikçe hızlandı. Sonra trafikten bir fırsat bulup karşı kaldırıma geçti. Ben de arkasından karşı kaldırıma geçtim. Yine seslendim; geri dönüp baktı, muzipçe güldü, dönüp devam etti ters yönde yürümeye. Öyle hızlı gidiyordu ki, sanki o kaçıyor ben kovalıyorum. Arada bir dönüp bakıyor, alttan alttan gülüyordu. Bir oyun oynuyor gibiydik. Hani çocuklar: ?Beni yakalayamaz! Beni yakalayamaz!? der de koşarlar ya?

İsmail

Karakolun önüne varınca el arabasını bıraktı, tekrar karşı kaldırıma geçip caminin avlusuna indi. El arabasının yanında biraz bekledim, gelmedi. Beni bir yerden gözetlediğini düşünerek oradan ayrıldım.

Devamını oku

Tarihin Son Hodakları

Tarihin son hodaklarından görüyorum kendimi. Tarihin dedim de dil sürçmesi değil, çocukken dünya köyden ibaretti, zaman da yaşadığımız günden ibaretti.

Güneş, Cücürüsün dağdan (yayladan) doğar Akdağ?dan aşardı. Batmazdı. Güneş, Akdağ?dan aştığında Hatka?ya sabah olurdu. Cücürüs?ün yaylasından doğduğunda ise Cücürüs?e akşam olurdu.

Bildiğimiz başka yerlerde vardı ama sanki onlarla aynı dünyayı ve aynı güneşi paylaşmıyorduk. Oltu vardı mesela; doktorların yaşadığı yer.

Sonraları Bursa ve İstanbul girdi dünyamıza, gidip de gelmeyenlerin yaşadığı yer olarak.

Devamını oku

Bir Hikaye İçin Önsöz

Belki bir hatıranın canlanmasıdır? Bir hikâye, çok eski yıllar önce yaşanmış ve hala da yaşanıyor olan bir hikâye? Bu hikâyenin yeniden hatıralarda canlanması, hayat bulması.

Bu hikâyeyi birlikte yaşadık, yaşarken çok da sevimli gelmemesine rağmen geri dönüp baktığımızda, neler neler yaşadığımızı düşününce, cazip gelmeye başladı. O kadar özlemle baktık ki geçmişe, elimize geçmeyen o günleri sanal âlemde yaşamaya çalışıyoruz.

Bu hikâyenin, yaşayanları ve ilgilenenleri açısından birçok farklı tarafı var. Birincisi yaşayanları halen daha hikâyenin bir parçası olmalarına rağmen ilgilenmeyenler. Bu hikâyenin onlar için bir sevimliliği yok. Belki bir fırsat arayışı içindeler, rollerini bırakıp kaçmak için. Onlar için dışarıdan seyredenlerin yeri daha cazip. Onlar için ?kahrolası bir hikaye?dir bu.

Devamını oku

Mırmıncik

Çocukluğumuzun vazgeçilmez anılarından MIRMINCİKten bahsetmek istiyorum. Yaz aylarını çoğunlukta köyde geçirmeme rağmen uzun yıllardır bu çocukluk hatırasıyla kapımız çalınmadı. Şimdilerde unutulmuş gibi görünen bu geleneğin, başka yörelerde başka şekillerde devam etmesi bize, çok eskilerden, belki Orta Asya?dan, kalan bir miras olduğunu gösterir. Aslında çocukların yağmur duasıdır bu.

Eğer uzun zamandır yağmur yağmadıysa, kuraklık baş gösterdiyse, büyükler yağmur duasına çıkar küçükler de mırmıncik alıp kapı kapı dolaşırlar.

Önce temiz bir safağel(safağil) bulurduk. Ahır safağili değil tabii ki, kapı-baca safağili. Safağilin üst tarafına bir değnek geçirirdik ya da bağlardık; kol gibi olacak şekilde. Sonrada bulabildiğimiz eski-püski elbiselerden giyindirip kadın yada adam şekline sokardık.

Devamını oku
Daha yeni yazılar »

© 2026 iNCi KöYü

string(0) ""