Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Bu dünyayı bizim için yaşanır hale getiren Yüce Allâh’a sonsuz bir şekilde hamdolsun. Erzurum ili, Oltu ilçesi, İNCİ Köyü’nü bize ana kucağı ve baba ocağı kılan Yüce Allâh’a yine sonsuz bir şekilde hamdolsun. “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatan vah vatan!” demiş. Bu ülkenin her karış toprağı bizim için vatandır; ama İNCİ köyünün bizim hayatımızdaki yeri ayrıdır. Orası, bizim için vatan içinde vatandır, yuvadır; bizim doğup büyüdüğümüz, ninnilerle beşiğimizin sallandığı, sokaklarında oynadığımız, güzel ve temiz havasını teneffüs ettiğimiz, soğuk sularını içtiğimiz orman içindeki köyümüzdür. Tertemiz havası, buz gibi suları, yemyeşil ormanları, bulutların arasında dağları, yaylaları vardır.
Ben, bu köyde doğdum ve çocukluğum bu köyde geçti. İlkokul birinci sınıfı bu köyde okudum. İlkokula başlamadan önce bir yıl medreseye gittim. Rahmetli topal Yusuf hocamızdan namaz sûrelerini ezberledim ve dînî bilgilerimi aldım. Elimizde cüz ve Kur’ân-ı Kerim yoktu. Namaz duâlarını ve sûrelerini kulaktan dolma ezberlerdik. Evimizdeki büyüklerden kulaktan dolma ezberler, medresede bize sıra gelinceye kadar da arkadaşlardan yardım alarak ezberimizi kuvvetlendirirdik. Medrese sadece Cuma günleri tatil olur, haftanın diğer günleri dersler devam ederdi. Cumartesi öğleden sonra ve Pazar günü mektebe yani okula giden talebeler de geldiği için mevcut, kalabalık olur ve yaş ortalaması da değişirdi. Eski câminin yanındaki medreseyi gündüz biz çocuklar doldururduk, akşam da orada köyün yaşlıları otururlardı. Rahmetli Veyis emi, Sîret ve Battal Gâzi’nin cenklerini okur, köylüler de can kulağı ile dinlerlerdi. Medresenin ortasında büyük bir soba vardı. Bu sobada ve câminin sobasında sadece odun yanardı. O zaman köyümüzde kömür yoktu. Daha doğrusu kimsenin kömür sobası yoktu; sobası olsa da Oltu’dan kömür alacak parası yoktu; alsa bile köye ne ile getirecekti? Köyümüzün yolu yoktu. Yani kamyon ve motorlu taşıtın gelebileceği yol yoktu. Her türlü nakliye at ve eşşek sırtında veya öküz arabası ile yapılırdı. Köyümüz, ormanlık bir köy olduğu için ve odun bol olduğu için kışın sobalarda, yaz-kış evlerin içindeki ocaklarda, fırınlarda ve tandırlarda sadece odun yanardı.
İlkokulumuzun iki sınıfı yani iki dersliği vardı. Biz, birinci sınıfı dördüncü ve beşinci sınıfı okuyan talebelerle aynı derslikte okuduk. Öğretmenimiz Yahya bey, biraz bize ders anlatır, biraz dördüncü sınıflara ders anlatır, biraz da beşinci sınıflara ders anlatırdı. Bize “siz, kendiniz çalışın” dedikten sonra sınıftan çıkar, ikinci ve üçüncü sınıfların bulunduğu dersliğe giderdi. Çok disiplinli bir öğretmen olduğu için iki odada beş sınıfı idare ederdi. Sınıfların sobasında ve öğretmenimizin evinde yanan odunu her sabah biz talebeler elimize bir odun parçası alarak götürürdük. Ben, 1959-1960 eğitim-öğretim yılında birinci sınıfı köyde okudum. O sene babam da köyün imamı olmuştu. Rahmetli topal Yusuf hocadan hafızlık yapan babam, askerden geldikten sonra bir müddet Alatarla köyündeki medresede Arapça okumuş. 1956 yılında da kıraat, tâlim, tecvid ve tashih-i huruf için İstanbul’a gitmiş. Üsküdar’da Selimiye Câmii imamı Kurra Hafız Tahsin efendiden ilim alırken imtihana girmiş ve Üsküdar İskele Câmii’nin kadrolu müezzini olmuş. 1958 yılının güz aylarında arkadaşları ile izin alıp köye gelmiş; bizi de alıp İstanbul’a götürecekmiş. Dedem, babam İstanbul’da iken rahmetli olmuştu. Köylülerimiz, babamı İstanbul’a bırakmamış ve köye imam yapmışlar. Babam gibi aynı durumda olan İbrahim Altaş hoca da Şenkaya’nın Bardız nahiyesine imam olmuş. Alatarla köyünden Osman Zengin hoca da Orcuk köyüne imam olmuş. Üçünün de Üsküdar’da resmi görevi varmış, kadrolarından istifa etmiş, köy hakkı ile imamlığa başlamışlar. “Bunlarınki de ne akılmış? İstanbul’daki kadroyu bırakmış, köy hakkına razı olmuşlar” diyeceksiniz ama acele etmeyin; bu yazıyı sonuna kadar okuyun ve olup bitenleri izleyin, o zaman siz de “ne iyi etmişler!” diyeceksiniz.

Babam, köyümüzde bir yıl imamlık yaptıktan sonra Oltu’ya geçti. Babamın, Oltu ilçe merkezinde yapılan Birlik Câmiine imam olmasıyla biz, 1960 yılının güz aylarında Oltu’ya taşındık. Geri kalan dört sınıfı Oltu’da Kâzım Karabekir İlkokulu’nda okudum. Her yaz tatilinde köye gelirdim. Rahmetli Şevket amcamın evinde kalır, ona hodaklık ederdim. O yıllarımın hâtıralarını, yaşadığımız o güzel hayatın tadını ve lezzetini unutamıyorum. Evimizdeki huzur, köyümüzdeki birlik, dirlik ve ahenk, işlerimizdeki bereket, beni köye öylesine bağlıyordu ki, Oltu’ya gitmek istemiyordum. Okullar açılınca ağlaya ağlaya giderdim Oltu’ya. Hepsi rahmetli olmuş iki ninemden, iki amcamdan, iki abamdan, iki bibimden, biricik dayımdan, ezemden ve bunların çocuklarından, çok sevdiğim arkadaşlarımdan ayrılmak çok zor gelirdi bana. Arkadaşlarımdan hiç ayrılmak istemezdim. Bu sebepten dolayı yaz tatilini iple çeker, tatil başlar başlamaz hemen köye gelirdim.
O yıllarda köyümüz çok kalabalık ve çok hareketliydi. Herkes elinin emeği ile geçinirdi. Kimsenin cebinde para yoktu, ama herkesin evinde bereket vardı. Devletten maaş alan bir öğretmen iki de orman bakım memuru vardı. Her taraf mal ve davar ile doluydu. Ahırlar, ağıllar, dağlar, otlak yerleri mal ve davardan geçilmezdi. Herkes bir işle meşguldü. Boş kimse yoktu. Kadın-erkek, yaşlı-genç, herkes bir işin peşindeydi. Hayat çok canlıydı. Medrese, okul, câmi, sokak, tarla, çayır, harman, fırın, tandır, süt damı her taraf doluydu ve canlıydı. Sabah ezanından önce öten horozların sesi ile başlayan canlılık yatıncaya kadar devam ederdi. Horozların o güzel ötüşü, koyun ve kuzuların melemesi, malların böğürmesi, gem sürenlerin karşılıklı bağrışması, demirci dükkânlarından gelen çekiç sesleri, bekçinin ‘yarın keteler pişecek öbürgün dağa gidilecek’ diye bağırması, süt damından gelen bağrışmalar, Şaban emigilin bacadan gelen sesler, Çayırlık’tan ot veya Gedik’ten sap getiren arabaların İncepara’ya aşağı çıkardığı zırıltılar, Cuma günü namazdan sonra câmi çıkışındaki müzâkerelerin sesi hâlen daha kulağımdadır.
Biz, bu köyde güzel çocukluk yılları geçirdik. Gündüz medresede, akşam komşuya oturmaya giden ninemizin veya annemizin dizinin dibinde namaz sûrelerini ezberledik. Sabah erkenden kalkar ve malların altını süpürürdük. Kış günlerinde dedemiz, babamız ve amcamız, câmiden gelmeden kalkar, ahıra gider ve malların altını süpürür ahırı temizlerdik. Onlar da gelir, malın alafını verirdi. Öğle vaktinde de malları çaya götürür, mala su verirdik. Tosunların böğürmesi ve birbirleri ile güreş tutma hevesleri halen daha gözümün önündedir. Kış mevsiminde buzların üzerinde çevirdiğimiz topaç şimdi antika oldu herhalde. Yine kış mevsiminde bacalarda oynadığımız bastik, holla-çelik, baharda körpe otarırken oynadığımız çeçen tarihe karıştı galiba. Körpe otarırken bir veya iki arkadaş öğleye doğru köye gider, âilelerimizden ekmek toplar getirirdi. Ekmek, peynir ve bazen de yumurta toplar, yumurtaları da bir evde pişirir getirirdi. Biz, bunları yerken körpeye bazen kurt girer, o da nasibini alır giderdi. Hodaklık yaşımız gelinceye kadar biz, kışın medreseye gider, baharda körpe otarır, yazın kim eğirir ve gem sürerdik. Kim büken çocukların elindeki leyden sesi de kulağımdan çıkmayan seslerdendir. Yazın bir de harmandaki samanın mereğe döküldüğü delikten atlar, samanın iyice basılmasını sağlardık. Bu, biz çocuklar için hem oyun ve eğlence hem de iş sayılırdı. Hodaklık, çocukluktan bir derece yukarı, delikanlılıktan da bir derece aşağı bir devredir. Köyde bu devreyi de yaşadım. Önce rahmetli Şevket amcama sonra da Şerif dadaşıma hodaklık yaptım. Hodaklık, gerçekten zor ama çok neşeli bir devreydi. Zor tarafı, sabahleyin erken kalkmaktı. Ama ben hiç zorlanmadım. Neşesi, zorluğunu unutturuyordu. Hele hergin son haftasındaki kızıl peynir işi, bu neşenin zirvesi oluyordu. Hodakların, Orcukdere’de kızıl peynir yemeleri, aşağı mahalle ve yukarı mahalle hodaklarının güreş tutmaları, öküzlerin birbirleri ile kafa kafaya gelmesi ve Molla Ferhat’ın boğasının meydan savaşını kazanması hiç unutulur mu? Herg işi biter, çayırlar başlardı. Çayırlar biçildikten sonra en zor işlerden biri olan harman işleri başlardı. Harmanlar keşen edilir ve gem sürmeye hazır hale getirilirdi. Gem sürerken Çamurlu’nun sırttan veya Akdağ’dan gelen yağmurdan önce harmanların içeri alınmasındaki gayret, şamata, çalışma görülmeye değerdi. Kesmügün üstüne oturarak izlediğimiz yağmur, durduktan sonra veya ertesi gün harmanlar dışarı verilir ve mesâi başlardı. Yağmurlar, aralıksız devam edince de rahmetli Eşref emi ile İkram eminin kendi aralarındaki konuşma, dinlemeye değerdi. Gem sürerken ikindiye kadar gemin üstünde döne döne feleğimiz şaşardı. Gemi ve gemin üstünde bizi taşıyan öküzler de perişan olurdu. Gemden açtığımız öküzleri ve bineğimiz olan eşşekleri köyün yakın çevresindeki tumplarda otarır, akşam köye dönerdik. Köye dönerken İncepara’ya aşağı veya diğer yollarda eşşekleri uzatmamız, akşama kadar olan yorgunluğumuzu üzerimizden atardı.
Körpe, herg, çayır, ot, sap-saman, harman derken, mısırların sökme zamanı gelirdi. Şehirde yaşayanlar, mısır tarlasında yakılan ocağın üzerindeki kuşkanada pişen mısırların ve patateslerin tadını bilmiyorlar; bilseler hemen köye ve mısır tarlalarına koşarlar. Köyümüzde mısırların sökülmesi, harmana taşınması, kadınların mısırları açması ve calalarını biriktirmeleri, kodaların harmana serilip kurutulması ve dövülmesi çok zevkli bir faaliyettir. Gençlerin topluca kaldırıp indirdikleri mısır küskülerinin çıkardığı manzara izlemeğe değerdi. Harmanın, tarlanın, çayırın, tandırın her mevsimde ayrı bir tadı vardı. Baharın yağmurlu ve soğuk günlerinde tandıra asılmanın zevki bir âlemdi. Bu zevklerin hepsini tattım ve yaşadım.
Köyde çocukluğu yaşamak başka çocukluklara benzemez. Hele bugünün şehirli çocuklarının yaşayacağı hatta tahayyül edeceği bir hayat değildir. Çocuklar büyükler kadar iş yapar ve büyükler kadar sorumluluk alırlardı. Büyüklerin yanında her işe giderler ve büyüklerin, küçük gördüğü işleri de yaparlardı. Bazen hodak, bazen morbit, bazen yoldaş, bazen sırdaş olurlardı. Bütün bunların yanında çocukluklarını da ezilmeden ve gücenmeden yaşarlardı. Dolu dolu yaşanılan çocukluk yılları, unutulmaz hâtıra olarak kalıyor ve o toprağa insanı hafızasından bağlıyor. Öyle bağlıyor ki, olup bitenler bir filim şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Sabah-akşam, İncepara’ya yukarı dizilen beyaz leçekli şaşurtlar, sabah erkenden köyün karşısındaki keşlere dizilen davar sürüleri hâlen daha gözümün önündedir. Keçilerin boynundaki zillerin sesi, tekelerin boynundaki dankoların tok sesi, şimdi birçoğu rahmetli olmuş çobanların birbirleri ile yarış edercesine şişirdikleri tulumların meraklı sesleri hâlen daha kulağımda çınlamaktadır. Sürülerin önünde, arkasında, sağında ve solunda muhâfızlık yapan ve çobanların sâdık arkadaşları olan köpeklerin bazen oynaşmaları, bazen boğuşmaları gözümün önünden gitmemektedir.

1964 yılında Erzurum İmam- Hatip Okuluna başladıktan sonra yaz tatillerinde köye eskisi gibi devamlı gelemedim. Çünkü Oltu’da rahmetli büyük müezzinden Arapça okuyordum. Amcalarımın oğulları Servet ve İbrahim büyümüş ve hodaklığı benden devralmışlardı. Yine de harman zamanı kısa arlıklarla da olsa köye gider ve gem sürerdim. Köyümüzün imamı rahmetli Osman Çelebi hocamızdan da Emsile okurdum. Hocagilin odada okuyan hafızlarla güzel günler geçirirdim. O günkü şartlarda köy yerinde bir hodağın yapabileceği bütün işleri yaptım. Tırpan sallamayı öğrenemedim; çünkü tırpan sallama yaşına gelince İstanbul’a gittim.
1968 yılında İstanbul’a gidince Oltu’dan ve köyümden onüç yıl uzak kaldım. Sadece yaz tatilinde uğrar birkaç gün kalırdım. Ama köyümle ve köylülerimle irtibatı kesmedim. İstanbul’da bile devamlı köylülerimle beraber oldum. 1976 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra çeşitli yerlerde öğretmenlik yaptım. 1981 yılında Erzurum’a gelince Oltu’ya ve köyüme daha sık sık gidip gelmeye başladım. Kendimi köyümün çocuklarına vakfettim. Onların geleceğini düşünmeye başladım. Köyde hâfızlıklarını bitiren çocukları Oltu’ya getirip İmam-Hatip Lisesi’ne kaydettirdim.
Çocukluk insanın fıtratına gelecekteki becerilerinin yüklendiği zaman dilimidir. Bugün teknoloji diliyle söylersek işletim sistemine bazı programların yüklendiği zaman dilimidir. Yazımın üst kısmında anlattığım gibi köy hayatı ve insanı çocukluğumda derin hâfızama öyle yüklenmişti ki, aradan geçen yıllara rağmen hiçbir izi ve hatırası silinmemişti. Eğitim-öğretim hayatım bittikten sonra Erzurum’a dönünce köyle irtibatım bir çocuk olarak değil, köyümün çocukları için bir sorumluluk sahibi olarak devam etti.
Köyümüzde 1940’lı yıllarda başlayan bir hâfızlık geleneği vardı. Benim de ilk hocam sayılan rahmetli Topal Yusuf hocanın başlatmış olduğu hâfızlık geleneğiyle çevrede ‘hâfızların köyü’ olarak ün yapmıştı. Köyümüzden ve çevre köylerin çocuklarından onlarca hâfız yetişti. Seksenli yılların başında Topal Hoca hakkın rahmetine kavuşunca bu gelenekte bir inkıta oldu. Hâfız İbrahim Akçay hoca medresede topladığı öğrencilere Kur’ân okumayı öğretiyordu ama bu, geleneğin devamı için yeterli değildi. Hâfızlık geleneğinin devamı için tam bir düzen, nizam ve intizam gerekliydi.
1984 yılının kışında, ocak veya şubat aylarında, köyün ileri gelenleriyle câmi cemaatiyle oturup konuştuk anlaştık, bir resmi Kur’ân kursu açmak istiyorduk. Câminin yanındaki Kur’ân kursu binasını köylüler elbirliğiyle yeni yapmışlardı. İki katlı bu binanın bir odasında ilkokulu bitiren köyün çocuklarını topladık ve hâfızlık geleneğini yeniden başlattık.
Kur’ân eğitiminin açılmasıyla benim köye gidiş gelişlerim çocukluğumda olduğu gibi tekrar yoğun bir şekilde başladı. Her hafta sonu köye gidiyordum hem hafızlık yapan talebelerin durumlarıyla yakından ilgileniyordum hem de yatsı namazında câmiyi hıncahınç doldurmuş olan cemaate namazdan sonra vaazlar veriyor, sohbetler yapıyordum.
Bu sefer köyle olan ilgim, alakam çok daha yoğun ve sorumluluk çerçevesinde devam ediyordu. Üniversitedeki yoğun mesâimden sonra hafta sonlarını, köye gitmek için, iple çekiyordum. Köylülerimin yanında olmak, talebelerimle ilgilenmek bana çok iyi geliyordu, beni dinlendiriyordu. Hâfızlık yapan öğrencilerimi vaaz yaparken tam kürsünün karşısına dizip vaazda okuduğum ayetlerin devamını okutmak bana ve cemaate ayrı bir zevk veriyordu. Çünkü ben onları çok seviyordum. Vermiş olduğum vaazlarıma onları da ortak ediyordum.
Ben, köyümün bir ilim merkezi olmasını istiyordum. Bir külliye olsun; çevre köylerden, şehirlerden talebeler ilim öğrenmeye gelsinler, yemyeşil çam ormanlarının içinden, ümmet-i Muhammed’i aydınlatmak için büyüsünler, yükselsinler, âlim olsunlar. Dünyanın farklı yerlerine Allah’ın adını, İslâm dâvâsını taşısınlar istiyordum. Bunun için de gece gündüz düşünüyor ve uğraşıyordum.

Kur’ân kursunun açılmasında ve faaliyetlerinde elbette ki yalnız değildim. Başta devletten beş kuruş almadan, gece gündüz talebelerin hâfızlığı için uğraşan rahmetli İbrahim Akçay hoca, köyümüzün o dönemki muhtarı Mehmet Ağırman, köyümüzün imamı Hasan Acar, talebelerimizin babaları ve köylülerimizin istisnasız hepsi ilgileniyordu.
Bir düzen kurmuştuk köyde: ilkokulu bitiren her bir çocuk ilk önce Kur’ân kursuna başlardı. Hâfızlığını bitirdikten sonra da Oltu’ya, İmam-Hatip Lisesi’ni okumaya giderdi. Bu bir gelenek haline gelmişti. O yıllarda çocukluğunu yaşamış olan her on çocuktan yedi-sekizi hâfız oldu.

Köyümüzdeki bu ilim merkezini tanıtmak için “Kur’ân Günleri Merasimleri” (törenler) düzenledik. Köyümüzün eşsiz güzelliğinin bir parçası olan Kabanınbaşı’nda düzenlediğimiz törenlere ülkenin dört bir yanından devlet adamları, üniversite hocaları, meşhur hâfızlar ve daha nice Kur’ân gönüllüleri geldiler. Köylülerimizin büyük gayretleriyle ve fedakârlıklarıyla düzenlediğimiz bu merasimlerle hem köyümüzü hem de hâfızlık geleneğimizi tanıtmış olduk.
Hâfızlıklarını bitiren talebeler için Oltu’da rahmetli babamın imamlık yaptığı Birlik Câmii’nin altını yurt yaptık. Köyümüzün ve çevre köylerin çocuklarının İmam-Hatip Lisesi’nde okurken barındıkları sıcak bir yuva olsun istedik. Hafta sonları burada kalan çocuklarla özel dersler yaptık. Köydeki Kur’ân kursuyla da ilgi ve alakamızı kesmedik. Yine hafta sonları bir ayağımız köyde idi.
Yaz aylarında çoğu köyümüzün çocuklarından olan talebelerimizi yalnız ve başıboş bırakmadık. İstanbul, Rize, Erzurum ve Oltu’da yaz kursları düzenledik. Çocuklarımızı, bir bakıma, dar kapılardan dünyaya açtık.
Bugün şükür makamındayım. O gün gösterdiğimiz gayretlerin, çektiğimiz sıkıntıların meyveleri olarak Kur’ân kursunda hafızlık yapıp sonra Oltu İmam-Hatip Lisesi’nde okuyan her bir öğrencim ülkemizin dört bir yanında devletin çeşitli makamlarında görevler yapmaktadırlar. Cenâb-ı Hakka şükrediyorum; Kur’ân onları yalnız bırakmadı.
Yukarıda bağlantımı az da olsa anlatmaya çalıştığım köyümle, bugüne kadar ilişkim ve irtibatım, Allaha çok şükür, devam etmiştir. Köyümün her bir dağı, bayırı, deresi, tepesi, mezrası ayrı ayrı özlemimin konusudur. Her insan, doğup büyüdüğü yeri anne kucağı gibi sahiplenir ve özler. Her daim hasretindeyiz; köyümüzün, İnci köyünün.
Rahmetli babam, İstanbul’dan izine geldiğinde köyümüze imam olmasaydı da bizi alıp İstanbul’a götürseydi, acaba köyümün çocuklarının durumu ne olurdu? Bu konuda babama çok minnettarım, kendisine devamlı rahmet diliyorum. Doksanlı yıllarda sabah namazlarında câmisi talebelerle tıklım tıklım dolu olunca, babamın gözlerinin içi gülüyordu. O, bu talebelerle benden çok ilgilendi. Rabbim, makamını cennet, derecesini âli eylesin. Rabbim, köyümü, köylülerimi ve talebelerimi kaza, belâ ve musibetten muhâfaza eylesin. Âmin…Âmin…Âmin…





























